www.evrensel.net  |  istatistik arşiv  |  linkler  |  posta 


Ana Sayfa

Gündem

İşçi-Sendika

Ekonomi

Politika

Dünya

Kültür-Sanat

Medya

Toplum-Yaşam

Spor

Köşe Yazıları



ÖZGÜRLÜK ____Yücel Sayman
Söylentiyi gerçek gibi yaşamak

GÜNLÜK ____Yücel Sarpdere
Mahsun Kırmızıgül ahtapodu neden patakladı

NOT ____Vedat İlbeyoğlu
Kemalistin anti Amerikancılığı!

MERCEK ____A.Cihan Soylu
Kâr, yoksulluk ve antikapitalist mücadele

SADEDE GELELİM ____Cem Somel
Kur siyaseti açık kasıttır

SÖZ OLA, TORBA DOLA ____Üstün Yıldırım
Helal olsun diyorlar...

  ÖZGÜRLÜK..........Yücel Sayman

Söylentiyi gerçek gibi yaşamak

Uygarlığın altın çağında olduğunu düşündüğümüz toplumlarda bile söylenti gerçek gibi yaşanmaya başlandı mı, barbarlığın inanılamaz örnekleriyle karşılaşır, donup kalır, korkunun girdabında söylentinin gerçek dışılığını haykırma cesareti bulmuşsak, aklı bir köşesinden yakalamış olarak ileriki zamanların tarihinde yer alacağımızı umar, kendimizi teselli ederiz.
Elimde Spinoza üzerine yazılmış bir kitap var, sayfalarını çevirmeye başlamadan kapaktaki Rembrandt’ın Spinoza’nın doğduğu yıl, Spinozalar’ın evine birkaç adım mesafedeki atölyesinde yaptığı “Doktor Tulp’un Anatomi Dersi” adlı resmin fotoğrafına takılı kalıyorum ve 17. yüzyılda uygarlığın altın çağını yaşayan bir ülkedeki sanat ve felsefe alanında o güne kadar gerçekleşmiş yaratıcılığın siyasi yaşam üzerindeki etkilerini, izdüşümlerini düşlüyorum.
Kitabı açacağım, okumaya başlayacağım ve üzerinde hemen her gün dolaştığım topraklarda felsefi fikirlerini oluşturmuş, çağının önemli düşünürlerinin gelip geçtiği okulu kurmuş Aristo’dan esinlenerek düşüncelerini zenginleştiren Amsterdamlı Spinoza’nın haklılığını tartışacağım. Onun bireysel mutlulukla kollektif mutluluk arasındaki ilişkiyi, insanın özgürleşmesi ile devletin yapılanması arasındaki bağlantıyı keşfederken duyduğu heyecanı yaşayacağım. Devlet ancak, “herkes istediği gibi düşünebilsin ve düşündüğünü söyleyebilsin” diyerek tanımladığı ifade özgürlüğü, Devlet’le Kilise’nin ayrılığı, yurttaşların refahını esas alan bir toplumsal sözleşme dayanakları üzerinde yükselirse demokratik olur biçiminde özetlenebilecek çözümlemelerinden bugüne geçen neredeyse 350 yılın hesabını yapacağım.
İlk sayfaları okumaya başlayınca, Spinoza’yı mezar taşına “koru kendini” diye yazdırtacak, yayınladığı eserlere yayınlanan kentin, yayınevinin, yayıncının hatta yazarının (yani kendinin) takma adlarından birini ( Bento, Baruch, Benedictus) bile koydurtmayacak kadar etkileyen olayla karşılaştım, donup kaldım. Dönemin önemli ve etkin siyasetçisi, Spinoza’nın siyasi düşüncelerinin izleyici ve uygulayıcısı Jan De Witt’in Fransa’yla savaşta ülkesi Hollanda’ya ihanet ettiği söylentisi yayılır ve halk De Witt ile kardeşini sopalarla vurarak, bıçaklayarak idam sehpasına kadar sürükler. İdam sehpasına gelindiğinde De Witt kardeşler ölmüştür. Halk cesetleri soyar, baş aşağı asar, etleri kemiklerden sıyırır parçalara ayırır; her parça hatıra olarak satılır, kimileri bu cümbüşte çiğ ya da pişmiş eline geçirdiği et parçasını yer.
Hollanda uygarlığın altın çağındayken söylenti üzerine gerçek gibi yaşanan bu olay, söylentinin aslında bir iktidar gücü olarak kitlelerin istenen biçimde yönlendirilmesinde siyasi araç olduğunu göstermektedir.
Söylenti bir korkuyu kalabalıklara yayabilmenim yoludur. Korku yayıldıkça gerçeklik kaybolur, korkuyu yaygınlaştıran söylenti gerçekmiş gibi görünür, söylentinin gücüne kapılanlar korkuyu değil gerçeği yaşadıklarını sanırlar.
ABD yönetimi Irak’ın elinde insanlığı yok edecek kitle imha silahları bulunduğu söylentisiyle başta kendi halkının çoğunluğu, yığınlara gerçek olmayanı gerçekmiş gibi yaşatmadı mı?
Deprem olacak söylentisiyle güvenliği sokaklarda arayanlar, aslına gerçeği değil söylentinin yaydığı korkuyu yaşıyorlardır.
Korkuyu yaşarken korkuyu değil de korkuyu yaygınlaştıran söylentiyi gerçekmişcesine yaşayanları istenilen yöne yönlendirmek en uygar sanılan ülke ve dönemde bile katliamları, barbarlığın uç örneklerini meşrulaştırmanın siyasi yolu olmuştur.
Söylentinin yaydığı korkunun girdabına kapılmadan gerçeği görerek söyleyebilmenin yolu, Spinoza’nın dediği gibi, “herkesin istediği gibi düşünebileceği, düşündüğünü söyleyebileceği” özgürlük güvencelerinin her türlü iktidar gücünün önüne geçtiği bir toplumdan geçiyor.
Böyle bir toplum da söylentileri değil gerçeği yaşamasını bilenlerin ve yaşayanların yürekli çabalarıyla kurulabilir.
Türkiye’de yıllardır korkuları besleyen söylentilerin değil de gerçeklerin yaşanması için mücadeleler verilmedi mi ?
Oralardan ve buralardan birileri çıksa da, işgal altındaki topraklarını, umutlu umutsuz, işgalciden kurtarmaya çalışanları demokrasi düşmanı olarak gösteren resmi söylentiyi gerçek gibi yaşamayı reddettiğini ilan etse, diyorum.

e-posta:
yucel_sayman@yahoo.com

  Başa dön

  GÜNLÜK..........Yücel Sarpdere

Mahsun Kırmızıgül ahtapodu neden patakladı

Geçtiğimiz günlerde Posta gazetesinde şöyle bir haber vardı:
“Mahsun Kırmızıgül’le sevgilisi Bade İşçil bir süre önce tatil için Mısır’a gitmişti.
Çift, Kızıldeniz’de dalış yaparken dev bir ahtapot Bade’ye saldırdı.
Mahsun Kırmızıgül ahtapodun kolları arasında çırpınan sevgilisini kurtarmayı başardı”
Biraz da pataklamıştı.
Okuyucu hemen,
“Kızıldeniz de daha önce insana saldıran kaç ahtapot olmuş” gibi garip sorulara kalkışmasın.
Çünkü, ahtapot bu;
Ne zaman, nerede, ne yapacağı belli olmaz!
Ayrıca önyargılı davranmadan önce ahtapodun özellikleri hakkında araştırma yapmak...
Delil toplamak falan lazım.
Öyleyse olayı baştan ele alalım ve “balistik” bir incelemeye tabii tutalım!
Bu kalpsiz ve acımasız saldırganın niyetini...
Ve menfur saldırının mahiyetini anlamaya çalışalım!
Ahtapot neden Mahzun’a değil de Bade’ye saldırmıştır?
Ahtapodun cinsiyeti araştırılmış mıdır?
Ahtapodun daha önce kalkıştığı bir sapıklık hadisesi var mıdır?
Yoksa Mahzun’u mu kıskanmıştır?
Eğer Mahzun yetişmese kızın başına kötü işler gelecek midir?
Demek ki, olayda birinci derecede aydınlatılması gereken yön budur!
***
Ancak burada da çeşitli sorular karşımıza çıkıyor.
Eğer olay cinsel bir yön taşıyorsa;
Ahtapot kendi cinsi dururken neden Bade’ye saldırıyor?
Bade ahtapota mı benziyor?
Ya da saldırgan ahtapot naçar kalmış da, her gördüğü dişiyi ahtapot mu sanıyor?
Görüldüğü üzere son derece karışık ve çok detaylı araştırma gereken bir hadise!
Bu iş bizi aşıyor.
Uzmanlık gerektiriyor.
Bunun için hadiseye, şu sıralar Hürriyet’in pazar ekinde cinayet olaylarını aydınlatan Adli Tıp’tan emekli hocamızın el atması gerekiyor!
Biz konuya dönelim.
Diyelim, ahtapodun cinsel saldırganlık gibi kötü bir emeli yoktu.
Kötü alışkanlık olarak sadece tiner çekiyordu!
Ve Bade ablamıza kapkaç yapacaktı.
Fakat Kızıl Deniz’de yüzen bir bayanın nesine kapkaç yapacaktı?
Çantası yoktu ki, alıp kaçacaktı.
Geriye Bade ablamızın mayo, ya da bikinisi kalıyordu.
Bakın işin ucu yine cinselliğe kayıyor!
Demek ki, sapık olması kuvvetle muhtemel bu ahtapot yakalanır ve sorgusunda,
“Ben sadece mayonun renklerine vurulmuştum” falan derse de, kendisine şüpheyle yaklaşılmalıdır.
Soruşturma saldırgan ahtapodun sapık olma ihtimali temelinde derinleştirilmelidir!

e-posta:
sarpdere@gmail.com

  Başa dön

  NOT..........Vedat İlbeyoğlu

Kemalistin anti Amerikancılığı!

Adı “Türk” olan bir TV kanalında “Gerçekler” isimli bir programdayız... Programın sunucusu, Genelkurmay ve Cumhurbaşkanı dışında hiç kimsenin ülke hayrına bir politikası olmadığını her fırsatta tekrarlayan, Tuncay Özkan. Yanında, anti Amerikancılığıyla bilinen, sıkı Kemalist, emekli general (ama yine de, “Paşa”), şimdi “ulusalcı stratejist” Kemal Yavuz.
(Tesadüf ettiğimiz bölümde Mine Kırıkkanat da var. Hani şu yazılarında halkı aşağılayabilen, ama gazeteciler örgütü RSF aleyhine, dolayısıyla da Türk Genelkurmayı lehine tanıklık yapan, “Türk gazeteci”! Bir “renk” olsun diye oturtulmuş herhalde. Yaşadığı Avrupa’da okuduğu günlük gazetelerden aşırma bir kaç klişe “Batıcı” yaklaşımdan ibaret Kırıkkanat’ı yokmuş sayalım, bahsetmeye değmez.)
Konu, İran... Yani ABD-İran gerginliği. Bir de program boyunca süren ve de ekranda alt yazıyla hatırlatılan bir anket düzenlenmiş: “İran, Türkiye için nükleer tehdit olabilir mi?”
Türkiye’yi, ABD’nin İran stratejisine eklemlemek isteyen Amerikancıların önemli tezlerinden biri de “İran’ın Türkiye için nükleer tehdit olacağı”dır. Bu bilinir. Böyle “ulusalcı” bir programda, böylesi bir anketin, bu Amerikancı tezi çürütme amaçlı olduğunu sanırsınız değil mi? Biz de öyle zannediyorduk!
İran analiziyle başlıyor Paşa. (İran’daki etnik yapıdan bahsederken, “yüzde 10’luk Türk asıllı nüfustan” söz ediyor, fakat Kürtler yok. Kürtler yaşamıyor İran’da! Neyse, “emekli de olsa, o bir asker, Kürtlerden de mi bahsetsin yani?” deyip, üzerinde durmuyoruz.) ABD’nin emperyalist politikalarıyla devam ediyor. Askeri bütçesinden, petrol temelli dünya hegemonyası arayışlarına... İran’ın neden hedef seçildiğinden, İsrail faktörüne... İran’ın Irak’a benzemeyip kolay lokma olmadığından, Türkiye’nin bu “pis işe” katılmaması gerektiğine... Bir çoğuna katılabileceğimiz bu açıklamalar boyunca ankette hep “hayır”lar, yani İran’ın Türkiye için nükleer bir tehdit olmayacağı tercihi önde gidiyor. Sonra birden Kemalist Paşamızın bu duruma ilişkin şaşkınlığını ve teessüflerini dile getirdiğine tanık oluyoruz. Rejim farklılığından; Türkiye’nin demokratikliğinden, İran’ın şeriat ihracı çabalarından, Türkiye’deki cinayetlerinden... Yani Paşa’ya göre İran, Türkiye için bal gibi de tehdittir. O ana kadar aksini düşünen halkımız ulusalcı Yavuz’un uyarısıyla uyanıyor ve anket sonuçları da (bir reklam arasında!) tersine dönüyor. (Programı yapanların zaten baştan böyle bir ‘derin’ maksatları olduğuna inancımızı bir tarafa bırakırsak) Artık, İran’ın Türkiye için nükleer bir tehdit oluşturduğu yönündeki Amerikancı tez, Paşamızın da gayretiyle, halkımızın da “evet”ini almış oluyor böylece!
Kemal Yavuz kaldığı yerden devam ediyor. Türkiye’nin bu tehditler karşısında uyanık olması gerektiğini ama bunun için ülkenin uygun politikacılara sahip olmadığını, MGK’daki ilgili birimlerin ne yazık ki tasfiye edildiğini söylüyor ve sözü getirip Şemdinli Araştırma Komisyonu’na ifade veren Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un açıklamalarıyla bağlıyor. Şemdinli bombalamalarına ilişkin, imalı-imasız, devlet birimlerini sorumlu tutan Uzun’un, “Hırsız evin içindeyse, kilit işe yaramaz” veciz sözleri, Kemal Paşa’ya göre bir “ihanet”miş! O, böylesi bir bürokratın nasıl istihbaratın başında olduğuna şaştığını, bunun cehaletle değil, ancak ihanetle açıklanabileceğini vurguluyor ve de böylesi aymazlıklarla dış politikada da başarılı olunamayacağını anlatmak istiyor. Tam bir ‘derin devlet’ savunması yani. Amerikancı “İran tehditi” tezini doğrulatmakla kalmıyor, onunla da bağlantılı olan, ‘derin devlet’ ya da ‘özel harpçi’ yapılanmaya da toz konsun istemiyor. Kemalist stratejist, sözüm ona Amerikan karşıtlığından hareket ediyor, ama yolu, Amerikan tezinin kabulüne ve Amerikancı ve de demokrasi düşmanı ‘derin’ yapılanmanın korunmasına çıkıyor.
Bu, Kemal Yavuz’un kişisel açmazı değil elbette. Zaten, bu çizginin en donanımlı temsilcilerinden biri olduğu için ondan bahsediyoruz. Yani, iki saatlik bir tv programında sergilenen bu açmaz ve çelişki, aslında Kemalist-Ulusalcı çizginin özlü bir profilini vermektedir. Bu çevreyi kuşatan ve onu Amerikan tezlerine mahküm ettiren de özel harpçilikle olan yapısal bağlarından kurtulamıyor oluşlarıdır. Bırakın kurtulmayı, bunu sorgulama eğiliminden bile yoksun oluşlarıdır.
- Bunlar, ABD’nin bölgeye müdahalesine karşıdırlar ama müdahale-işgal gerekçelerini de (İran’ın nükleer tehditliği ya da daha öncesinden, Irak’ın kitle imha silahları!) paylaşmaktadırlar. Örneğin, Cumhuriyet gazetesinde “İran’ın nükleer yolculuğu” konulu ‘Dosya’ çalışmasının bir bölümünün manşeti, tam da Amerikancıların elinden çıkmış gibi, “Türkiye İran füzelerinin menzilinde” şeklindeydi!
- Türkiye’nin bu “pis işe” karışmasını istemezler ama İran’ın tehdit olduğu söylerler ve ABD’yle yapılan, PKK’nin tasfiyesi karşılığında destek, pazarlıklarına da ses çıkarmazlar.
- Ordu ve MGK’nın temel güvence olduğunu, militarist iktidarın daha da güçlenmesi, ağırlığının daha da artması gerektiğinin altını çizerler.
- Özel harpçi yapılanmanın ima yollu eleştirilmesi bile bunlar için “ihanet”tir. Oysa, Amerikan menşeyli özel harpçilikle, ülke sorunlarının çözümü bir yana (ki bir çok sorunun kaynağı budur zaten), bölgedeki “pis işlere” bulaşmamanın mümkün olmadığını görmek istemezler. Bugün Türkiye’nin, Kemal Yavuz’un deyimiyle bu “pis işe” bizzat “evin içindeki hırsız”ların marifetiyle yönlendirildiğini es geçerler. Şemdinli bombacılarının, “iyi çocuk” sahiplerinin, Yüksekova’da F-16 uçuranların, Cizre’de halka karşı tank geçiti yapanların, şovenizme sarılanların, aynı zamanda ülkeyi ABD’nin pis işlerine bulaştırmanın yollarını döşediklerini bilmezlikten gelirler.
İşte Kemalist Paşa da bu koordinatlar içerisinde iki saat konuşmuş, ABD’yi eleştirmiş, ama ABD’ye kazandırmıştır!
Özel harpçilikle anti emperyalizmin bileşkesinden de böylesi bir ucubelikten başka ne çıkar ki zaten?

e-posta:
vedatilbey@yahoo.com

  Başa dön

  MERCEK..........A.Cihan Soylu

Kâr, yoksulluk ve antikapitalist mücadele

Sabancı Holding, yetkililerinin açıklamalarına göre, (30 Eylül 2005 itibariyle) satışlarını 10.2 milyar YTL; vergi öncesi kârını 1.2 milyar YTL olarak gerçekleştirmiş; 2004 yılına göre satışlarını (ilk dokuz aylık) yüzde 19, kârlarını yüzde 29 artırmış; cirosunu 2004‘e göre yüzde 22 artırarak 10.5 milyar dolara çıkarmış ve 2006 hedeflerini de 12.4 milyar dolar olarak belirlemiştir. Holding yöneticileri, 2006 ihracat hedeflerinin 1 milyar 250 milyon dolar ve yatırım hedeflerinin de 600 milyon dolar olduğunu belirtmektedirler.
İşbirlikçi büyük tekellerle kapitalistlerin, onmilyonlarca işçi ve emekçinin kitlesel işsizlik, açlık ve yoksulluk sorunlarıyla boğuştuğu koşullarda ekonomik faaliyetleri hakkında açıklama yapmaları ve büyük meblağlı kazançlarını “ulu orta” ilan etmelerinde bir terslik yok mu? Ve yine, başlıca temel alanlarda, veriler gerçekleştirilen büyümeyi ortaya koyarken, bunun işçi ve emekçilerin yaşantılarına yansımamasında bir aykırılık yok mu?
İlk bakışta aykırı gibi görünen bu her iki durum da kapitalizmin özüne-niteliğine-ruhuna uygundur. İlki kapitalist rekabetin gereklerindendir; şirketler güçlerini ortaya koyarak, reklamlarını yaparak pazar paylarını genişletmede ve rakiplere karşı üstün gelmek için bunu da bir “silah olarak” kullanmaktadırlar. İkincisi kapitalizmin olmazsa olmazıdır: Eğer kapitalizm halk kitlelerinin açlık ve yoksulluk; işsizlik ve sosyal vs hak yoksunluğu gibi sorunlarının çözümünü ve emekçilerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesini hedefleseydi, kapitalizm olmaktan çıkar, bir sermaye fazlalığı yaratamaz ve kapitalist kâr için bu kıyasıya kavgaya tanık olmazdık. Oysa, gerek kapitalistlerin birbirleriyle sürdürdükleri kıyasıya rekabet ve pazar kavgası gerekse aç, yarı aç, yoksul ve işsiz yaşamları kapitalist üretim sisteminin kaçınılmaz koşulları ve “temel öncülleridir.”
Bu bakımdan, son yıllarda Türkiye ekonomisinde görülen yüksek büyüme oranlarına, ihracattaki “patlama”ya, kapitalist şirketlerin büyük ciro ve kâr artışlarına karşın, işçi sınıfı ve emekçi yığınlarının yaşamlarında dikkate alınır bir iyileşme sağlanamamasında aslında şaşılacak bir durum yoktur. Hemen her yıl kârları, ihracattaki payları, ciroları, yatırımları açıklanan “ilk beş yüz büyük” ve “ikinci beş yüz büyük” işletmenin kârlılık vs. durumlarıyla işçilerin işten atılma, ücret düşüklüğü, sosyal hak kısıntısı ve yoksulluk gibi sorunlarının olması; ‘bir avuç‘ büyük zenginin aşırı vurgunlarıyla büyük halk kesimlerinin kötü yaşam koşullarının devam etmesi, bir bütünün birbirini oluşturan iki yanıdır.
Evet, son birkaç yıldır ekonomi büyümekte, ihracat artmakta, tekelci büyük işletmeler başta olmak üzere kapitalistlerin kârlarında artış görünmektedir. Bunun, ihracatı neredeyse ikiye katlayan ithalattaki artışa, dış ticarette ve cari işlemlerdeki büyük açığa, uluslararası sermayenin etkisinin genişlemesi ve dış ve iç borç yükünün büyümesine bağlı olarak ya da bu ikincilerle birlikte gerçekleşmesine karşın, işçi ve emekçilerin yaşamında sözü edilir bir iyileşmeye yol açmadığı da bir gerçektir. Bu bakımdan, TUİK adlı araştırma kuruluşunun, açlık sınırı altında 900 bin, yoksulluk sınırında 18 milyon kişinin yaşıyor olduğunu belirtmesiyle örnek olsun Sabancı Holding‘in 1.2 milyar dolar kâr sağlaması ve yalnızca Akbank‘ın ‘banka işlemleri‘yla mali spekülasyon; hisse, bono, tahvil alım-satımı vs. üzerinden bir milyar dolar kâr sağlaması arasındaki uçurum, bu sistemin işleyişi açısından bir aykırılık oluşturmamaktadır. Kaldı ki TUİK adlı kuruluşun açıkladığı rakamlar gerçeği yansıtmaktan da uzaktır. Bu “araştırma kuruluşu”nun açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı rakamları Türk Harb-İş’in açıkladığı 510.64 ve 1.602.90 YTL’nin neredeyse yarısı kadardır. Buna rağmen yine de çarpıcıdır!
Kapitalizm var oldukça bu işleyişin sonuçları üç aşağı-beş yukarı benzer olacaktır. Bu da, işçi sınıfının, milyonlarca işsizin, kent ve kırın yoksullarının, çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmelerinin ancak kapitalizme ve kapitalistlere; ve onların burjuva kurum ve hükümetlerine karşı mücadeleyi geliştirmeleri, genişletip yükseltmeleriyle mümkün olabileceğini; sömürü ve yoksulluktan kurtuluşun kapitalizmi tasfiye etmekten geçtiğini gösteriyor. Bu gerçeği görmek, kavramak ve temelden değiştirmek için mücadele etmek; temel sorun budur ve tüm öteki acil ve güncel sorun ve taleplerin mücadeleyle çözümü yolu da buradan geçmektedir.


 
Başa dön

  SADEDE GELELİM..........Cem Somel

Kur siyaseti açık kasıttır

İşçi basını döviz bunalımı tehlikesini yazıyor. Burjuva sınıfının bazı uzmanları da aynı şekilde döviz bunalımı tehlikesinden bahsediyor.
Hükûmet, Merkez Bankası Başkanı ve bazı yabancı sermaye çevreleri bu ihtimali hararetle inkâr etmektedir.
Birkaç yıldır Türkiye’ye yabancı bankalar, sigorta şirketleri, emekli sandıkları döviz transfer etmektedir (ve bir yandan da kaçak döviz girmektedir). Bunun neticesinde doların Türk lirası fiyatı dört senedir artmamaktadır. Kurun böyle sabitlenmesi sorunlara sebebiyet vermektedir. Türkiye’de yılda yüzde ona yakın enflâsyonla uyumlu bir şekilde doların fiyatının artması gerekir. Enflâsyona rağmen doların fiyatı artmadığı için ithal edilen mallar Türkiye’de üretilen mallara nispetle ucuzlamaktadır. Bu, ithalât artışına yol açmakta ve Türkiye’de ithal mallara karşı rekabet etmeğe çalışan firmaları fiyatlarını düşürmeye zorlamaktadır.
Öte yandan doların fiyatı sabitken yılda yüzde 8-9’luk enflâsyon, firmaları ihraç mallarının dolar fiyatını artırmaya zorlamaktadır. İhraç malları fiyatta rekabet edemez hâle geldikçe ihracat kösteklenmektedir.
Cari açık dediğimiz ithalât değeriyle ihracat değeri arasıındaki fark, bundan büyümektedir.
ANİ ARTIŞ OLURSA...
Bunalım tehlikesi nedir? Tehlike yabancı bankaların topluca bizim bankalara ve şirketlere verdikleri kredileri uzatmayıp ödenmesini talep etmesi; yabancı bankaların, sigorta şirketlerinin, emekli sandıklarının tuttukları Hazine bonolarını, tahvilleri ve hisseleri kısa sürede topluca satıp dövize çevirip Türkiye’den kendi memleketlerine çekmesi; ve bunun yarattığı döviz kıtlığından korkan Türkiyeli şirketlerin, zenginlerin vs. dövize almaya hücum etmesidir. Bunlar olduğunda, doların TL fiyatı aniden artacaktır. Bu ani kur artışı, döviz cinsinden borcu olan ve kur artışına karşı tedbirsiz olan şirketlerin ve kişilerin borç yükünü artırır; malvarlığını azaltır; iflaslara yol açar. Ekonomi daralır, işsizlik artar.
IMF açıkça bunalım çıkabilir demedi ise de, Türkiye’nin cari açığının sağlıklı olmadığını resmen söyledi. Bu, bunalım tehlikesini üstü örtük işaret etmektir. IMF, bunalım çıktığında suçlamalarla karşılaşmamak için, ‘biz sizi uyarmıştık’ diyebilmek için, tedbirini alıyor.
Bunalım ihtimalini inkâr edenlerin iddiası nedir? İddialarının en makul tefsiri şöyle olabilir: Türkiye’nin makroiktisadî göstergeleri (millî hâsıla artma oranı, enflâsyon oranının azalması) iyidir. Bu sebeple yabancı bankaların, sigorta şirketlerinin, emekli sandıklarının panikleyerek Türkiye’deki alacaklarını, bonolarını, tahvilerini, hisselerini aniden satıp döviz bunalımı başlatması için zemin yoktur, diyorlar. Oysa kur değişme tehlikesinin başta gelen göstergesi millî hâsıla artış oranı veya enflâsyon oranı değildir, cari işlemler dengesidir ve Merkez Bankasının döviz rezervleridir. Cari açık birinci işaret, rezerv azalması ikinci işaret, kırmızı ikazdır. Yabancı finans kurumları, pekâlâ bunu bilir. Bunlar cari işlemler açığına rağmen fonlarını Türkiye’de tutarken cari işlemleri ve birbirinin davranışını gözetliyorlar. Akıllarının yarısı Türkiye’deki yüksek faizin cazibesinde, akıllarının diğer yarısı kur riskinde, bunalım ihtimalinde. Hedefleri fonlarını mümkün mertebe Türkiye’de işleterek nemalandırmak ve bunalımın arefesinde devalüasyonun kokusunu alıp tası tarağı toplayıp kaçmaktır.
Bunalım ihtimalini siyasî istikrarın, güçlü hükûmetin ortadan kaldırdığı gibi herzeler de ileri sürülmektedir. Bunları cevaplandırmaya değmez.
Pekiyi, bunalım çıkmadan bu cari işlemler açığı düzelebilir mi? Hükûmetin ve Merkez Bankası Başkanının verebileceği cevap, dolar kurunun aniden değil de tedricen, alıştıra alıştıra artacağı olabilir. Böyle bir cevabı veren kişi, en iyi ihtimalle bu işlerin tarihinden bihaberdir. Bizdeki gibi birikmiş kur - enflâsyon uyumsuzluğunun daima kur riskinden panikleyen yabancı yaırımcıların toplu ani davranışıyla düzeldiğini bu konuları takip eden herkes bilir. Hükûmetin ve Merkez Bankası Başkanının bunu bilmemesi mümkün değildir.
Kurun tedricen yükselmesi, daha bunalım başlamadan, devletin yabancı fon girişlerini azar azar zorlaştırması ve döviz bolluğunu yavaş yavaş azaltması ile gerçekleşebilir. Devlet bunu finansal kazançlar üzerindeki vergileri artırarak, bankaların döviz mevduat karşılık oranlarını artırarak ve başka yöntemlerle kolayca yapabilir. Gürültü patırtı yapmadan, ufak tedbirlerle ithalâtı zorlaştırmak suretiyle döviz bolluğunun cari işlemlere etkisini de azaltabilir.
Bizimkilerde bunu yapacak dirayeti Hak getire. Dünya Bankasının ve IMF’nin kılavuzlarında bunları yazmıyor. Niye yapsınlar?
Burjuva sınıfın ucuz ithal mal tüketimini kısmak elbette istemezler. Nasıl olsa bunalım çattığında burjuvaların hayatını, maişetini altüst etmeyecektir. Faturayı şimdi dövizi çarçur edenler ödemeyecektir.
IMF ‘YE BORÇ ÖDEME
İktidar döviz bolluğundan yararlanarak IMF’ye dış borç ödemelerini de daha kolay yapmaktadır. 2001 bunalımında devlet, IMF’den borçlanarak piyasaya döviz sürdü, bu suretle özel sektörün dış borcunu ödemesini kolaylaştırdı. Şimdi tersini yapıyor, özel sektör bağlantılarıyla gelen borç-dövizi kullanarak, IMF’ye borç ödüyor. Bunalım çıktığında süreç yine başa dönecektir: devlet özel sektörü kurtarmak için yine IMF’den borçlanacak!
Gazetemizin 23 Şubatta ekonomi sayfasındaki haberinde Ali Babacan, çeşitli sektörlerdeki problemlerin çözümünün kurda değil, başka noktalarda aranması gerektiğini ileri sürmüş. Tekstil sektörü başta olmak üzere sanayicilerin kurla ilgili şikâyetlerinin hatırlatılması üzerine, kurun Türkiye’nin ihracatla ilgili sıkıntıların çözümü olmadığını savunmuş. Ekonomi sayfasını hazırlayan arkadaşlarımız, Ali Babacan haberinin hemen altına koydukları “ASO’nun [Ankara Sanayi Odasının] çözümü ücretleri düşürmek” başlıklı haberle, iktidarın döviz siyasetinin gizli amaçlarından birini daha ortaya koydu.
Her şey apaçık. Döviz girdikçe, dolar ucuzladıkça, patronlar yurtta ithal mallarla ve yurt dışında ihracatta rekabet edebilmek için işçinin emeğini ucuzlatmaya çalışmaktadır. İşçiler karnını zor doyurduğundan ucuz ithalâttan onlar yararlanmamaktadır. Sonra bunalım çıktığında devalüasyon olunca ücretler üzerinde bu baskı kalkacak mıdır? Ne mümkün? Bunalımda devalüasyon yerli malı olsun ithal malı olsun bütün fiyatları sıçratarak sabit gelirlilerin reel gelirini eritecektir. Ve patronlardan bir kısımının sermayesinin erimesi, satış imkânlarının azalması bunları işçi çıkarmağa sevk edecektir. İşsizlik artacaktır. Ücretler üzerindeki baskı azalmak şöyle dursun, daha da çok artacaktır.
Korkulan başa gelirse 1994’te ve 2001’de yaşadığımızı tekrar çekeceğiz demektir. Ülkemizde bu iki tecrübeye (ve başka ülkelerde nice benzer tecrübeye) rağmen aynı siyasette ısrar etmek, aymazlığa veya cehalete değil, kasta delalettir. Burjuva sınıfın uyguladığı serbest ithalât politikası, serbest kur politikası, döviz alım satım ve transfer serbestisi, emekçilerin rızkına, insanca yaşama hakkına açık kasıttır.

e-posta:
csomel@yahoo.com

  Başa dön

  SÖZ OLA, TORBA DOLA..........Üstün Yıldırım

Helal olsun diyorlar...

Yoksulluğun giderek arttığı ülkemde, suç makinesi gibi çalışan kimi insanlarla ve onları görmezden gelen başka insanlarla birlikte yaşayıp gidiyoruz yasaların koruması ve kollaması altında.
Yasa koyucu da öyle bir koymuş ki yasayı, suçlulara uygun görülen yaptırımları daha sonra şu nedenle, bu nedenle, olmadı o nedenle indiren yasaları görünce, suç işleyesi geliyor insanın. Birkaç yılla bitiriyorlar yani işi. Böylece çabuk bitiyor suçluların kışı. Kalanı da bağışlanıyor. Ya da evi hapishaneye çevrilip yeme de yanında yat türünden altı da üstü de bir güzel kızartılmış kaymaklı kadayife dönüştürülüyor olay. Trabzon’da papaz öldüreni böyle bir sonun beklediği yazılıp çiziliyor örneğin. Yani, ölen öldüğüyle kalacak, kalan sağlar yine bizim olacak.
Ulusal sanına yakıştırılan Ağca da yasa koyucuların koyduğu yasaların yasa uygulayıcıların bile anlayamaması(!) yüzünden yasal(!) izine gönderildi ya!.. Yaaa!..
“Bu nasıl yasa yapmak” sorusu, anlaşılamayan yasalara göre yasadışı bir eylem sayılmaz umarım. Çünkü, yasa uygulayıcılarca bile anlaşılamayan bu yasaların yapıldığı yere bakıldığında, yasa yapıcılar arasında yasadan yasal yolla kaçmış insanların olduğu görülmektedir. Yasayla herhangi bir uyuşmazlığı olmayan başka insanlar da bundan tedirgin olmamaktadır. Anlaşılamayan bu yasalara göre bu eylem “yardım ve yataklık etmek” suçuna girmektedir aslında ama...
Ayrıca,bu insanlar gerçekten yargılamadan kaçmak için mi bu çatı altında toplanmışlardır, yoksa yasalarda bilerek ve isteyerek değişiklik yapıp yargılanmaktan kurtulmak için mi bir araya gelmişlerdir bilinememektedir bir türlü. “Hazır gelmişken şunları değiştirelim de yüce kurumun adına bizim yüzümüzden söz gelmesin” gibisinden bir yüce duygu içine de girmiş olabilirler.
Bunun için de ellerinden geleni yapıyorlar doğrusu. Örneğin, vergi kaçakçılığı ve yolsuzluk sanığı adam, çıkarılan bir yasayla bu sanlarından(!) kurtuluveriyor. Evinde oturduğu bir gün, Kurtlar Vadisi’ni izlerken dışsatım yaptığını düşlüyor ve sabah, düşlediği bu satışın vergisel ödülünü gerçek olarak alıyor. Kapısında kul olduğunu söylediği devleti kapısında kul yapıyor. Ve bu adam bu eylem nedeniyle suçlu bulunuyor nasıl oluyorsa. Dava uzadıkça uzuyor, uzadıkça yıpranıyor, eskiyor, aşınıyor nasıl oluyorsa. Aşınan dava, adamı aşındırmıyor ama; zamanı aşındırıyor ve kendisi zaman aşımına uğruyor. Belgeler üzerinde oynadığı, kendince belgeler düzenlediği için adamın yolu yargıya düşüyor ama; yargının yolu onun yanından bile geçemiyor. Her şeye dokunanlara, kimse dokunamıyor ne yazık ki.
Adamın yaptıkları, gazetelere dizi oldu köşe bucak yayınlanıp duruyor. Neler yapmış neler meğer. Ne maydanozlu köfteler. Önüne çıkanı öğütmüş un yapıp akıtmış yanına yöresine. Eh!.. “Helal olsun diyorlar/ Abi sana bu yollar” sesleri geliyordur yanından yöresinden ve de ötesinden. Bir de “sen neymişsin be abi” diyorlardır...
Bütün bunları başına kakanlar bakıyor, başında bulunanlar bakıyor. En üsttekiler bakıyor, en alttakiler baka kalmış duruyor öyle.. Ve işin garibi bütün bunlar olup biterken,ülkeyi yöneten kurulun başı için yüksek okul diploması; hele de aklan paklan koşulu aranmazken, ayaktopu işlerini yönetecekler için yüksek okul belgesi aranması; üstelik de “aklan da gel gülüm, aklan da gel” türünden türkü söylenmesi hiç ama; hiç yadırganmıyor. Yurdum insanıdır, ne yapsa haklıdır; üstelik de hakkıdır değerlendirmesine giriyor konu..
Aslında, takım arkadaşının yaptığını görmezden gelip, başkalarının, üstelik de yaptığını sandığı şeye takıp türkü söylemek türkücülüğü de, takımı da bıraktırmayı gerektirir ama... Bırakan da yok, bıraktıran da.
Bir sepettopu karşılaşmasının yorumcusu “Drayv edebilme özelliği var” diyordu bir oyuncu için. Anlamadım ama; hem konuyu, hem de köşenin anlam ve önemini “drayv” etmek için yazıya yerleştirdim bu sözü de. Uydumu bilemiyorum ama; uyduysa da ...
Büyüklerin yaptığını küçükler de “drayv edecekti” kuşkusuz. Onların yolundan gitmezlerse küçüklükleri nerede kalır. Bir ayaktopu karşılaşmasını, yeşil alan savaşına döndüren küçükler bu eylemlerinin ülkedeki hukuk anlayışı içinde değerlendirileceğini düşündüler doğal olarak. Yani, ömür boyu bir şeyler istense de, bunun aile boyuna, sonra kendi boyuna indirileceğini; onun da paraya dönüştürüleceğini, paranın da erteleneceğini ve her şeyin eskisi gibi sürüp gideceğini düşündüler. Ama eloğlu kimsenin gözünün yaşına bakmadı, işi 666’ya bağlayarak herkesin boyuna göre bir yaptırım koyuverdi önlerine. Ona altı ay, buna altı ay, ülkeye de altı karşılaşma yasağından oluşan bir karışım yapıverdi ortaya. İlginç olan bu sonucun, ülkenin “yurt dışında itibarının olmamasına” bağlanmasıydı. Arabasıyla ezdiği adamın canını bir kez daha almaya gidercesine konuk takımın oyuncularına saldırırken o itibar yok edilmemişti sanki.
Sana da mı “Helal olsun diyorlar / Abi sana bu yollar?” Ve de “ Sen de neymişsin be abi?”

e-posta:
ustunyildirim@yahoo.com

  Başa dön


Bize ulaşmak için;

Tel: +90 (212) 233 19 30-34-44 (6 hat)       Fax: +90 (0212) 233 18 60-70 E-mail: posta@evrensel.net