Sur’da gezinmenin anlamları ve ‘mahallenin çocukları’ üzerine
Kumru BAŞER*
Sur’da Saraykapı tarafındaki surların dibinde iki kadın oturmuş aşağı mahalleye bakıyorlar.
Birinin evi hâlâ girişe yasak olan bölgede. Her gün, “Girebilir miyim acaba?” diye bir umutla gelip oturuyor. Yasaklı mahalleden yukarı moloz taşıyan DSİ kamyonları geçtikçe “Belki evimden bir parça görürüm” diye düşünüyormuş. Diğeri, yasaklı bölgede olmayan ama polislerin kullandığı evine bakmaya geliyor.
Diyarbakır’ın 104 gün çatışmalara ve yasaklara ve sayısı bilinemeyen ölümlere mekan olan Sur ilçesinin 15 mahallesinden 5’i, iki hafta önce yapılan “operasyonlar bitti” açıklamasına rağmen hâlâ kapalı. Sokakların başlarında, kum torbalarıyla çevrelenmiş, üzerine mavi brandalar gerilmiş, içinde yanan teneke sobaların borularından duman tüten ve üzerine Türk bayrakları asılmış polis noktaları ve çok sayıda çelik yelekli silahlı polis var.
Bunların etrafında ise içerdeki hatıralarına, eşyasına, dükkanına, evinin duvarlarına penceresine, içerde kalan akrabasına, komşusuna, çocuğuna ne olduğunu bilemediği için öylece sessizce bekleşen her yaştan kadınlar, erkekler..
Erdal’ın, babadan kalma demir ferforje dükkanı Dört Ayaklı Minare’ye bakıyor. Zaten Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin vurulduğu gün de ordaaymış. İlkokula bu mahallede gitmiş, ortaokula giderken her gün bu minarenin ayakları altından geçmiş. Şimdi önüne bir branda gerilip yasak altına alınmış bu sokağın başında bir grup kadın, birkaç adamla beraber, öylece dururken rastladık. “Geldim bakayım diye ama bakamıyorum, pişman oldum” derken dolu dolu olan gözlerinden utanıyor.
Bu gezintiyi birlikte yaptığımız Diyarbakırlı Edebiyatçı ve kadim dostum Şeyhmus Diken’le Sur’u ortadan ikiye bölen ve Mardinkapı’ya kadar inen Gazi Caddesi’ne, Dağkapı yönünden polis bariyerlerinde aranarak girdik. Doğduğu, büyüdüğü, ilkokula gittiği, çıraklık yaptığı, yetişkinliğinde de tarihsel ve kültürel mekanlarını dünyaya anlattığı Sur’u şimdi yıkımı görmeye gelenlere göstermek durumunda kalan Diken kederli. Ama yine de her gün, bir çok eski Diyarbakırlı gibi Sur’a gelip bir dolaşıyor, dostlarını selamlıyor, sohbet ediyor, açılabilen bir kaç dükkandan alışverişini yapıyor. Sur’un, Diyarbakır’ın, kendi kendine yaralarını sarma yöntemlerinden biri de bu. Ana caddede bir bankta oturan Diyarbakır’ın en eski futbolcularından “Şorik Veysi”ye selam verdik. O da bastonuna dayanarak Sur’da “nefes almaya” gelmiş. Esnaf geçen hafta yasağın kalktığı yerlerde, hasar görmemiş dükkanları temizlemeye, açmaya başlamış. Fakat bir çok esnaf, “Polis tarafından aranmak çok insana ağır geliyor. Aramalar kalkmadan pek iş olmaz” diyor. Yakınındaki aile hekimliği merkezi polisler tarafından kullanılan eczacı iş yapamıyor, Yoğurtçular Çarşısı harap, henüz hasar tespiti için keşif gelmediğinden yakınıyorlar. Baharatçı Kör Yusuf ve Artuklu açmış, kuyumcular çarşısında esnafın yarısı henüz yok, Hasan Paşa Hanı’nın kahvaltıcı Mustafa’sı, biraz ilerde Edip Usta, Tatlıcı Şeyhmus ve geride Aydın Büfe açık. Demirciler Çarşısı sokağının ustalarından Tarık, yasaklı bölgede kalan 80 güvercini için endişeli.
88 yaşındaki baharatçı babanın dükkanı önünde biriken esnaf, gazeteci olduğumu görünce, hep bir ağızdan medyaya, kamuoyuna, dünyaya isyanını anlatmaya haykırmaya başladı. “Neden bizi kimse duymadı?” “Diyarbakır’ı öldürdüler, bizi bitirdiler” derken gözlerinde derin bir kırıklık.
Birden polisler belirdi. “Ne yapıyorsunuz burada?” dediler. Yasaklı olmayan bir yerde, bir habercinin yapması gerekeni yaparken, kartlar kontrol edildi, uzun uzun bakıldı. Resimleri çekildi. Dağılacağını sandığım esnaf topluluğu birden beş misliyle çevreyi sarıp gözlerini polislere diktiğinde içimi bir güven duygusu sardı. İki dakika önce “Bizi neden
yalnız bıraktınız?” diye isyan eden Sur esnafı beni yalnız bırakmamıştı.
Polisler gitti sohbet devam etti. Köşedeki esnaf kulağıma “Bu günler geçecek” deyip gözüme baktı. “Sen beni anladın” dedi sonra.
Saatler süren Sur gezintisinin sonlarına doğru eski bir tanıdık, Kuyumcu İbo Usta’nın yasaklı bölgenin sınırlarında bir kaç gün önce girebildiği eski evine baktık. Hasar azdı. İbo Usta, “Ev yıkılsa ne olur, o kadar insan öldü orada” diye gözlerini eğdi. Kimsenin yeni adıyla hitap etmediği eski Demir Otelin köşesinde on yılların demirbaşı, Ayakkabı Boyacısı Vahit Usta ile söyleşip çayını içtik. Yasaklı bölgede onun da evi var. Ne olduğunu bilmiyor. Evi en çatışmalı yerdeymiş. Başını eğip, duyulur duyulmaz “Hepsi öldü. Mahallenin çocuklarıydı hepsi” diyor. Sur’da kaç kişinin öldüğü tam olarak bilinmiyor. Genel Kurmay “271 PKK’lı 71 güvenlik görevlisi öldürüldü” diye bir açıklama yaptı, operasyonların bittiğini duyurduğu gün. Fakat, öldüğü bilinen onca sivilin, bu soğuk rakamların neresine düştükleri belli
değil. İnsan Hakları Derneği ve sivil toplum kuruluşları dün yasaklar sona ereli iki hafta olmasına rağmen Sur’da hâlâ alınmayan cenazeler olduğunu açıkladı. Tahminen 13 civarında cenazenin evlerin bahçelerine gömüldüğünü duymuşlar. Hastanelere ise Sur’dan ve Bağlar’dan 31 cenazenin gittiğini söylüyorlar. Sur’a her gün gelip giden, küme küme bekleşen, ağır ağır gezinen insanlar bu ölümlerin hep farkında.
Demirci Erdal Usta’nın dediği gibi, “Ne gülebiliyor, ne ağlayabiliyorlar”, duyguları o ailelerine teslim edilemeyen cenazeler gibi asılı kalmış sanki havada.
Sur’da Eyvana Abbas Kahvesinde, karşıdaki kum torbalı siperli güvenlik noktasında silahını ateşlemeye hazır tutan çelik yelekli polise bakarak çayımı yudumlarken, sabah otelin kahvaltı salonunda televizyondan dinlediğim haberi hatırladım. Bir muhabir, Sur’un, Bağlar’ın “normale dönüşünü”, halkın, “İyi ki geldiniz bizi teröristlerden kurtardınız” diye güvenlik güçlerine teşekkür ettiğini anlatıyordu.
*Haber Nöbeti 8. ekibinden serbest gazeteci
Evrensel'i Takip Et