Petterson’un mutsuz aile tabloları
Gamze ERENTÜRK
İskandinav edebiyatının öne çıkan başarılı yazarlarından Per Petterson’un son romanı “Reddediyorum”, aile bağlarının ve bu bağları reddedişin hikayesi...
Edebi eserler söz konusu olduğunda, yazarların kendi hayatlarını yazdıkları eserlere ne kadar kattıkları her zaman tartışma konusu olmuştur ama Norveçli yazarın yaşadığı büyük kayıp düşünüldüğünde bunun eserlerine yansımaması mümkün değil gibi görünüyor. 1990 yılında bir feribot kazasında annesi, babası, kardeşi ve kuzenini kaybetmesi yazarın hayatında bir dönüm noktası olmuş. Ailesini aniden kaybetmesi, yazarın bugüne kadar yayımlanan romanlarındaki temel öğenin aileler olması ile örtüşüyor.
AİLE BAĞLARINI KOPARTMAK MÜMKÜN MÜ?
‘Ben aileler hakkında yazarım’ diyor Petterson. Ama Norveçli yazarın çizdiği aile tabloları, yanan şömine başında keyifle yemeklerini yiyen, çocuk seslerinin ve kahkahaların eksik olmadığı güven veren aileler değiller. Onun anlattığı ailelerde çocuklarını döven babalar, evini terk eden anneler; evlatlık verilen, kendini asmaya kalkan, aileleri ile olan bağlarını reddeden çocuklar var.
Roman, kasvetli bir Oslo şehri ve çevresindeki kasabalarda geçiyor.
Petterson bu eserinde zamanda geri dönüşleri sık sık kullanmış. İkibinli yıllarda başlayan hikaye, karakterler geçmişi hatırladıkça 60’lı ve 70’li yıllara kadar uzanıyor. Roman 2006 yılında Jim’in eski arkadaşı Tommy’e rastlaması ile başlıyor. Bu olay hem Jim’i hem de Tommy’i son derece etkiliyor. Karşılaşmaları -bir anahtar misali- eski anıları tıkıştırdıkları dolabın kapısını açıyor. Tabiri caizse eski defterler açılıyor. Peki neler var o defterlerde? Hayat-ölüm, geçmiş-bugün, gençlik-yaşlılık, gidenler-geride kalanlar, kabullenmek-reddetmek... Romandaki her karakter bu olgularla mücadele ediyor. Hayatta kalmaya çalışırken ölümü sorguluyor, bugünü yaşamaya çalışırken geçmişten kaçamıyor. Karakterlerin aileleri ile olan ilişkileri o kadar sorunlu ki, bir noktadan sonra bu bağları reddetmekten, yok saymaktan başka çareleri kalmıyor.
Romandaki merkezinde yer alan; bütün kırık, dökük, kopuk ilişkilerin arasında en samimi geleni Jim ve Tommy’nin (bir anda kopan) dostluğu... İki karakter için de önemli olan, yıllarca görüşmeseler de canlılığını koruyan, kaybettiklerinde değerini anladıkları o dostluk...
Aslında Petterson’un diğer romanlarına bakıldığında da benzer ögeler saptamak mümkün. Çoğunlukla boşanmış ana karakterlerin yalnızlıkları, hayata tutunma çabaları, kaybolan ya da ölen aile bireyleri, hiç tanınmamış babalar, bırakıp giden anneler... Yani Petterson’un anlattığı aileler, genelde reklamlarda izlediğimiz yeşil çimenlerde neşeyle koşuşturan ailelere pek de benzemiyorlar. Norveçli yazarın romanlarındaki rahatsız edici anne figürleri özellikle dikkat çekici. Ya aşırı derecede oğullarına bağlı ya da çocuklarını terk edip giden anneler var romanlarında. Bu durumda Petterson’un annesinin ölmeden önceki son konuşması etkili olmuş mudur bilinmez. Yazarın annesi ile ilgili son anısı şöyle; annesi ölmeden önce Petterson’un ilk çıkan romanını okuyor ve “Bir dahaki romanını bu kadar çocukça yazma, olur mu?” diyor. Yazar bu eleştiriyi biraz sert buluyor. Sonrasında o feribot kazası yaşanıyor ve annesi ölüyor. Yazar o olaydan sonra bu sözlerin hep aklında olduğundan bahsediyor. Belki de bu romanlar onun kendi ailesiyle hesaplaşmalırıdır, kim bilir?
Çevirisi Banu Gürsaler Syvertsen’e ait “Reddediyorum”, yazarın “At Çalmaya Gidiyoruz” ve “Lanet Olsun Zaman Nehrine” eserlerini de yayımlayan Metis Yayıncılık tarafından okuyucuyla buluşturuldu.
Evrensel'i Takip Et