12 Şubat 2013 14:20

Yeni YÖK Yasa Taslağı ile üniversiteler nereye gider?

Doç. Dr. Hasan Demirtaş*

Üniversiteler bir ülkenin kalkınmasında ve gelişmesinde etkili olan temel kurumlardır. Üniversite, ülkenin gereksinim duyduğu nitelikli insan gücünü yetiştirmek, evrensel boyutta yaşam düzeyinin gelişimine ve aydınlanmaya katkı sağlamak üzere işlev yüklenir. Bu işlevlerini yerine getirirken akıl, bilim ve eleştiri üniversitenin kullandığı en önemli araçlarıdır.

Yükseköğretim sistemimizin kendi iç dinamiklerinden ve değişen dünya koşullarından kaynaklanan ve ele alınması gereken birçok sorunu vardır. Ancak bu sorunların önemli bir kısmı sadece yasa-yönetmelik değişiklikleri ile çözülemeyecek denli karmaşık özelliklere sahiptir. Bu sorunların büyük bir kısmının çözümü, yasalardan bağımsız olarak ülke ve toplum yaşamında bilimin öncelikli olması, sürekliliği olan bir bilim ve bilim insanı yetiştirme politikası vb. gelişti-rilmesi ile olanaklıdır.

Türkiye’de gerçek anlamda bir üniversite var olmuş mudur? Sorusuna hem YÖK öncesi dönem için hem de YÖK sonrası dönem için evet yanıtını vermek ne yazık ki olanaklı değildir. Bunun elbette çeşitli nedenleri vardır. Bugün bazı üniversitelerimizin gerçek anlamda bir üniversiteye en azından yaklaştıklarını söylesek bile, fotoğrafın tamamına baktığımızda durum içler acısıdır. Hal böyle iken yeni YÖK yasa tasarısı taslağı ile üniversitelerin gerçek kimliklerine kavuşturulması mı ön görülmektedir, yoksa asıl niyet başka mıdır?

TASLAĞIN FELSEFESİ

Türkiye’de yükseköğretim sisteminin gözden geçirilme ihtiyacının olduğu açıktır. 2547 sayılı Yasa zaman içinde birçok değişikliğe uğramasına rağmen üniversitelerin başta özerklik olmak üzere temel problemleri çözülememiştir. Üniversitelerin temel problemlerine çözüm üretmek adına yeni bir kanun yapılması sürecinin başlatılması olumlu olmakla beraber, önerilen kanun taslağı, yükseköğretim sisteminin sorunlarını çözmekten uzaktır. Bu taslağın dayandığı felsefeyi şu üç kavramla ifade etmek mümkündür: Merkezileşme, siyasallaşma, piyasalaşma.

Kamuoyunun tartışmasına sunulan kanun taslağında Yükseköğretim sisteminde öngörülen en önemli değişikliklerden biri, siyasetin merkezi yapısı daha da güçlendirilen Türkiye Yükseköğretim Kurulunun karar organlarına iyice yerleşmesidir. Yapılmak istenen, fiilen zaten yaşanmakta olan bu sürecin daha da güçlendirilmesi ve buna ek olarak akademik örgütlenmenin daha da karmaşık hale getirilerek, üniversiteler arasındaki eşitsizliğin yapısallaştırılmasıdır. Nitekim üniversiteler arasında yapılan sınıflandırma (Araştırma ya da eğitim üniversitesi; Üniversite Konseyi olan ya da olmayan üniversite gibi) bölgelerarası eşitsizlik koşullarıyla da örtüşmektedir.

Üniversiteler işlevlerini özerk olduklarında ve tam olarak özgür bir ortama kavuştuklarında yerine getirebilirler. Bu açıdan bakıldığında başta Yüksek Öğretim Genel Kurulunun oluşumu olmak üzere, Yürütme Kurulu ve Üniversite Konseyi gibi organların oluşumunda siyaset kurumunun gözle görülür ağırlığı yasa taslağının en sorunlu yanıdır. Siyaset kurumunun bu kadar etkili olduğu bir üniversitenin yönetsel ve mali özerkliğinden söz edilemez. Bu yaklaşım zaten katı merkeziyetçi olan üniversite yönetimlerini demokratikleştirmeyecek ve üniversiteleri siyaset kurumunun denetimine sokarak daha da merkezileştirecektir.
Kanun taslağında üniversitelerin kendilerinin kaynak üretmesine vurgu yapılmakta ve üniversiteler piyasacı bir yaklaşımla değerlendirilmektedir. Özellikle 1990 sonrası süreçte hızlanan devletin neoliberal dönüşümüne paralel olarak üniversitelerin piyasalaşması süreci bu kanun taslağı ile tamamlanmak istenmektedir. Öğrenci müşteriye, akademisyen kamu eliyle sanayinin hizmetine sunulan ucuz bilim emekçisine dönüştürülmektedir. Üniversitelerin birer işletme olarak rekabet etmeleri öngörülmektedir.  Rekabetin konusu bi-limsel çalışmanın niteliğinin yükseltilmesi değil, eğitim ve teknoloji pazarından daha büyük pay alma, kârlılığını yükseltmedir. Bu yaklaşım bilimi araçsallaştırarak tüccarın, sanayicinin hizmetine sunarken, bilim emekçisini de ucuz ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkum edecektir.

PİYASA İLE UYUM

Türkiye’de üniversite öğrenimine talebin yoğunluğunun en önemli nedeni işsizlik oranlarının yüksekliğidir. Üniversite iş kapısı gibi algılanmaktadır. Hal bu olunca dar gelirli aileler bile bütün birikimlerini çocuklarını eğitmek adına “üniversite sektörü”ne yatırmaktadır. Nitekim Türkiye üniversitelerinde okuyan gençlerin çok büyük bir bölümü umut arayan yoksul kitlelerin çocuklarıdır. Dolayısıyla “fırsat eşitliği” söylemi altında eşitsizliği büyüten bu sistem, bu kitleler üzerindeki sömürü oranını büyütecektir.
Bütünüyle değerlendirildiğinde, yasa taslağının amacının; üniversiteleri piyasanın rekabet edecek birimlerine dönüştürerek onları kapitalist piyasa koşullarıyla daha uyumlu hale getirmek ve öğretim elemanını da ürettiği yarar, ürettiği kaynak gibi faydacı değerler üzerinden değerlendiren bireylere dönüştürmek olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak, yeni YÖK yasa tasarısı taslağı üniversiteleri, temel görevleri olan kamusal eğitim ve bilim üretmeden, topluma karşı sorumluluk taşıyan ve halkın çıkarları ekseninde işleyen kurumlar olarak toplumcu bir doğrultuda çalışmadan, yerel ve evrensel gelişime katkıda bulunmadan, bilim-düşünce-teknoloji üretme ve bunu yaygınlaştırarak topluma ve insanlığa kazandırma perspektifinden uzaklaştırmaktadır. Diğer yandan taslak üniversitelerin bu işlevlerini yerine getirmeleri için olmazsa olmaz olan akademik, idari ve mali özerkliği de öngörmemektedir.

Oysa Yüksek Öğretim Kanunu Taslağı’nda öngörülen amacın, Türkiye’de bilimsel çalışma koşullarını iyileştirmek, bilimsel araştırmaların niteliğini yükseltmek, gençlere ve topluma eleştirel akla dayalı bir yükseköğretim olanağı sağlamanın yanı sıra her bireyin yükseköğretim olanağından yararlanmasını sağlamak ve öğretim elemanıyla öğrencisiyle daha özgür bir üniversiteyi yaratmak ve yaşatmak olması gerekirdi.


ÇALIŞMALARIN NİTELİĞİ DÜŞER

Piyasalaşmanın en açık sonuçlarından biri işletme uygulama ve tekniklerinin üniversitelere/bilimsel uğraşı alanına taşınmasıdır. Bunun en trajik adımlarından biri akademisyenlerin bilimsel faaliyetlerinin performansa göre değerlendirilmek istenmesidir. Bilimsel uğraşıyı uzaktan yakından tanıyan herkes bilimsel faaliyetlerin akademik olmayan, niceliksel ölçütlerle değerlendirilemeyeceğini, bunun bilimin aleyhine sonuçlar doğuracağını bilmektedir. Öğretim elemanlarının başarısının ölçütü, yaptığı bilimsel çalışmaların niteliği mi yoksa sayısı ve üniversiteye sağladığı girdi mi olacaktır? Diğer yandan bilimsel faaliyetlerin yetkinliğinin denetimi ancak yine akademisyenlerin seçtiği akademik kurullarca yapılabilir.

Türkiye’de akademisyenlerin çok büyük bir bölümü alt orta sınıfa mensup ailelerin çocuklarıdır ve geçimlerini yalnızca ücret gelirleri ile sağlayabilmektedirler. Dolayısıyla akademisyenlerin gelirlerinin performans ölçütlerine bağlanması, daha çok yayın, daha çok proje yaparak yaşam standardını koruma baskısı altında düşük nitelikli çalışmalar yapmalarına neden olacaktır. Ayrıca bu taslağın düzenlediği en önemli konulardan biri olan güvencesiz/esnek çalışma koşulları da bu baskıyı artıracaktır.

* İNÖDER (İnönü Üniversitesi Öğretim Elemanları Derneği) Başkanı

Evrensel'i Takip Et