2 Mart 2013 07:29

Geçmişleri özlem gelecekleri belirsiz

Kader Bayram / Ebru Hazan

Onlarla görüşmeye Arapça bilen arkadaşlarla gidecektik, biz onlardan erken gitmiştik. İşaretlerle anlaşmaya çalıştığımız kadını sakinleştirmek pek kolay olmadı. Onun ürkekliğinin karşısında yapabildiğimiz tek şey, gözlerine bakıp ellerini sımsıkı tutmaktı. Pamuk yüzündeki o iri ela gözler o kadar hızlı hareket ediyordu ki komşuları araya girip onu neşelendirmeye çalıştı. Komşularından bilgi alırken onun konuşmalarımızdan bir anlam çıkarmak için pür dikkat dinlemesi insanın içini acıtıyor.
Komşuları yer yatak, kap kacak, bir eve ne gerekse, kendi aralarında toplayıp vermişler. Savaşın suçlusu kendileriymiş gibi mahcup bir halde “elimizden ancak bu geliyor, bizim de halimiz ortada” diyorlar.

ORADA DA BURADA DA FAKİR

BİR başka kadının yanına gidiyoruz. Komşular bizi karşılayıp eve götürüyorlar. Çocuklar önden gidip haber veriyor. Her yerden yoksulluk akan eve girdik. Fatma bizi karşılıyor. Üst katta oturanlar görünmek istemiyorlar bile. “Bizim başımızı yakmayın” diyorlar. Korkuyorlar. Evine buyur eden Fatma’nın evine giriyoruz. Konu komşunun verdiği minderlere bizi oturtuyor. Evin köşesinde duvara çakılan kalın çivilere bağlanmış bir salıncak kurmuşlar gelinin bebeğine.
Fatma teyze de 50 yaşında ve Türkçeyi aksanlı olarak konuşabiliyor. Onun da 7 çocuğu var. Biri hariç hepsi evliymiş. Halep’te yaşıyor, eşinin kol gücüyle geçiniyorlarmış. 2 odalı bahçeli bir evde kirada oturuyorlarmış. “Suriye’de mutlu uydunuz?​” diye soruyoruz. “Orda da fakirdik, burada da fakiriz, öte dünyada da yine fakirim. İş olursa karnımız doyardı. Her zaman fakirim anlayacağın” diyor. Aslında özetledi, fakirsen her günün bir savaş.
Bu arada komşusu Güllü araya giriyor: “Bunları gördükçe evi barkı unuttum. Babamın akrabaları da Suriye’de olduğu için gelenlerin ne durumda olduğunu biliyorum. Elimden geleni yapıyorum, annem de yapıyor. Biz kim mağdursa onlara verdik. Evlerini tutuyoruz. Araya girmesek çok pahalıya verecekler. 4 aydır benim psikolojim bozuldu. Dinlediklerimin çok etkisinde kalıyorum. Boğazımızdan ekmek geçmiyor. Çocuklarıma ne yapsam onların çocukları aklıma geliyor. Ben çocuklarımı sıcak yerde yıkıyorum, onlar soğukta. İçim sızlıyor gidip onların çocuklarını da alıp getiriyorum ve yıkıyorum. Bir yeri bilmiyorlar onların peşinde geziyorum.”

KORKU… ACI… YOKLUK…

Türkiye’ye gelişini sorduğumuzda, “oğlumla gelinim buraya gelmişlerdi ve Türkçe de bildiğimiz için burayı tercih ettik. Kaçak gelmişler. Bunun için de dünya para yedirmişler. Çünkü ben çadırlarda kalmak istemiyordum” diyor. “Neden?​” diye soruyoruz. “Korktum” diyor. Sürekli “korktum” diyor.
“Niye korkuyorlar biliyor musunuz?​” diye Güllü’ye soruyoruz. “Evet” diyor. “Size anlatmazlar. Ama bize anlattılar. Gençlerin niye kaçtıklarını da” diyor.
Başlıyor anlatmaya: “Orda genç erkekleri iki tarafta gelip askere alıyormuş ondan kaçıyorlarmış.” “Ya kadınlar?​” diyoruz. “Onu hiç sorma” diyor. “Genç kızlar da tecavüze uğradıkları için. Kamplarda da böyle şeyler oluyormuş. Orda da fuhuş çok fazlaymış. Bunları hep duydukları için kampta kalmak istemiyorlar. Daha geçenlerde biri Suriye’den gelmişti anlattıklarını duyunca çok kötü oldum. Bir anayla kızına muhalif gruplardan olanlar tecavüz etmiş. Evin oğlu hemen bacısının boğazını kesmiş. Anası oğluna ‘bizim ne suçumuz var?​’ dediyse de oğlu ‘ben bu lekeyle yaşayamam’ demiş anasının da boğazını kesmiş.”

ELLER YÜREKTE

“Savaşın niye çıktığını biliyor musun?​” dediğimizde bir hiçlikle bakıyor bize. “Bilmiyorum” diyor. “Birden bire oldu. Televizyonlarda gördük. Halep’te de olmaya başlayınca köylere sığındık. Köyden köye taşındık. Savaş olunca her şey öyle pahalandı ki. Ekmek sırasını bir göreceksin. Sıraya girdiğimde o dışardan gelenleri görünce korkumdan tir tir titriyordum. Bazen ekmek almadan geliyordum. Kışın köylerde ne fıstık, ne bir ağaç kaldı. Hepsini toplayıp yaktık. Eski elbiseleri, ipleri bile yaktık diyor. Oğullarım, gelinlerim, kızım, torunlarım orada. Kaldıkları yerde yine çatışmalar olmuş. 2 gündür telefon edemiyoruz. Bir haber yok. Sabaha kadar ağladım.” Elini yumruk yapıp sinesine vuruyor, “Suriye’deki muhaliflerle dışarıdan gelenler çok vicdansızlar” diyor.
Güllü yine araya giriyor ve “yeni gelenler anlatıyor” diyor. “Havalar ısındığından yıkılan evlerin altındaki cesetler kokmaya başlamış. Yazık. Bazıları ve bunlar Suriye’den birlikte toprak getirmişler koklayıp koklayıp ağlıyorlar” diyor.
Türkçeyi bilmeyen gelinine dönüyoruz. Gelinin adı Cumana, 20 yaşında, kucağında bir çocuk. “Halep’te yaşamak güzeldi. Savaş çıkınca korkudan kaçtık” diyor. “Eşim terziydi onun da işi kalmamıştı. Kız kardeşim Türkiyeli biriyle evlenmişti. Biz de onların yanına geldik. Ramazan ayından bu yana buradayız”. Biraz ürkek, konuşmak istemiyor pek. Eşi burada bir atölyede haftalık 100 TL’ye çalışıyor. Biri aydınlık diğeri karanlık iki odalı eve, komşuların araya girmesiyle 150 TL kira veriyorlar.
Onlar da bizi yetkili sanıp bizden yardım istiyor. Umutları kırılmasın diye çevremizden ne bulursak getireceğimizi söyleyip ayrılıyoruz yanlarından.
İnsanın aklına ülkemizde sürekli aile vurgusu yapan yetkililer geliyor. Kamplarla ilgili konuşulanlar kadın bakanımızı pek ilgilendirmiyor olacak ki hiçbir açıklama yapmıyor. Buradaki Suriyelilerin, ister kampta olsun ister emekçi mahallelerinin karanlığında acılarında kaybolanlar olsun, ne aile birliği kalmış ne de aile mahremiyetleri.
Arkadaşlar geldi. Arapçayı ailenin dışında bir başkasıyla konuşmanın sevincini yaşadı birden. Görüntü ve fotoğraf çekmemize izin vermeyen o ketum kadın öyle seri konuşmaya başladı ki...

‘MUTLUYDUK BİZ’

Fatma, 50 yaşında 7 çocuklu bir kadın. Halep’te Kemer Hamra Mahallesi’nde oturuyormuş. Kocası taksi şoförüymüş. Bir kızı öğretmen ve evliymiş, bir oğlu mühendis. Diğer çocuklarının hepsi okuyormuş. Evleri arabaları varmış. Burada oturduğu 2 odalı evi beğenmiyor eskiyle karşılaştırdığında ama onu bile bulduğuna şükrediyor. Çok mutlularmış eskiden “her şey ucuzdu, alabiliyorduk. Burası  pahalı.” Konuşma boyunca sık sık tekrarlıyor eskiden çok mutlu oluşlarını.
“Halep çok güzel, güvenli, çok rahat bir şehirdi. Kadınların kolları altın dolu bile olsa istediği saatte dışarı çıkabiliyordu. Bir laf atan bile olmazdı. Çok mutluyduk çok” diyor. Sürekli eski rutin, düzenli hayatından bahsetmesi, burada yaşadığı düzensizlikten.

‘SAVRULUP DAĞILDIK’

“Savaş olmasaydı oradaki hayalin neydi?​” diye soruyoruz. İç geçiriyor ve başlıyor anlatmaya: “Çocuklarımı çalışmaya bile göndermedim, istedim ki hepsi okusun. Bir meslek sahibi olsunlar. Evlendireyim. Torunlarımı seveyim. Şimdi her birimiz ayrı bir yere savrulup dağıldık. Oğullarımın biri Arabistan’da, diğeri Ürdün’de”.
Sık sık tedirginlik yaşıyor Fatma. İkna ediyoruz.  “Savaş nasıl başladı” dediğimizde kadın “Biz halimizden memnunduk. Çok güvenliydi ülkemiz. Esat da sevilen biriydi. Hafız Esat zamanında bir inkılap yapmıştı, onu hazmedemeyenler vardı. Onlar bir köşede bekliyordu. Dışardan birileri de fitne çıkarınca olanlar oldu. Ben de fazla bilmiyorum. Buna sebep olanları Allah muvaffak etmesin.”
“Göç etmeye nasıl karar verdiniz ve neden Türkiye?​” diye sorduğumuzda, kararı evlerinin yanına bomba düşünce verdiklerini söylüyor. Tanıdıkları varmış burada. Önce Urfa’daki çadır kentte kalmışlar Ramazan ayında. 10 gün kalmışlar. Tanıdıkları gidip kefil olmuş ancak öyle çıkabilmişler kamptan. İş yok, yardım yok. Konu komşunun verdikleriyle geçinmişler. Kadının altınları varmış. Onu satıp yemişler. Şimdi… “Evdeki kızım üniversiteye gidiyordu. Buraya geldik, dil de bilmiyor. Hiç dışarı çıkmıyor. Sürekli yatıyor. Oğlum ‘okul’ diyor, ben de ‘ne okulu okul kalmadı’. Dil kursu açmışlar bazı yerlerde oraya dil öğrenmeye gidiyor. Para da bitti ne yapacağız? Kimseden de yardım görmüyoruz. İşte yok halimiz ne olacak.”

‘ACIYI İÇİMİZE ATARIZ BİZ’

Araya komşusu giriyor, “bunlar 4 kişi kalıyor. Adamın anne ve babası da buradaymış, başka yerde. Bir kızı onlara bakmak için yanlarında kalıyor. Oradan kaçanlar gelip yanlarında kalıyor, ev bulunca çıkıp gidiyorlar. Geçenlerde 2 odanın içinde 20 kişi kaldılar” diyor.
Komşuların dikkatini en çok hiç ağlamadıkları dikkatini çekmiş. Konuşmaların içinde Fatma bize “bizler acıyı yüreğimizde yaşar, hüznü içimize atarız” dedi. Bunu duyunca yüreğindeki hüznü insanın alıp çıkartası geliyor. ”Savaş biterse, ortalık düzelirse yine döneceğiz” diyor Fatma. Komşuları takılıyor Fatma’ya, “savaş biterse Halep’e yanına belki gezmeye geliriz.” Çok seviniyor ve “ehlen sehlen” diyor.
Sonra hep birlikte sokağa çıkıyoruz. “Kocası geliyor görüntü verdin mi?​” diye soruyor. Hepsi bizden yardım bekliyor, “yapmaya çalışacağız” deyip ayrılıyoruz yanlarından.

Evrensel'i Takip Et