Seçimin konuşulmayan hayaletleri: Mülteciler ve göçmenler
Ekoloji Kolektifi 2015 genel seçimlerine yaklaşırken, kent ve ekoloji mücadeleleri perspektifinden neler talep edilmeli ve neler partilerin gündeminde tutulmalı soruları üzerinden kapsamlı bir program tartışması sunmuş. Ben daha ziyade bu taleplerin arasında bir görünüp bir kaybolan, bazen onların içinde bazen de dışında kalan bir gruptan ve iyi bir yaşam tahayyülümüzdeki yerlerinden bahsedeceğim: sığınmacılar, mülteciler ve diğer göçmenler.

Aslı ERENSÜ
Ekoloji Kolektifi 2015 genel seçimlerine yaklaşırken, kent ve ekoloji mücadeleleri perspektifinden neler talep edilmeli ve neler partilerin gündeminde tutulmalı soruları üzerinden kapsamlı bir program tartışması sunmuş. Ben daha ziyade bu taleplerin arasında bir görünüp bir kaybolan, bazen onların içinde bazen de dışında kalan bir gruptan ve iyi bir yaşam tahayyülümüzdeki yerlerinden bahsedeceğim: sığınmacılar, mülteciler ve diğer göçmenler. Bir talebin öznesi olarak ‘herkes’ işaret edilmişse o talebin içinde, ‘yurttaşlar’ işaret edilmişse dışında, ‘halk’ işaret edilmişse de talebin eşiğinde, içeri girebilme ihtimali dahilinde bulunuyorlar. Tam da bu muğlaklık bizi talepler kadar taleplerin öznelerini de daha açık konuşmaya ve yeniden düşünmeye zorluyor. Ekoloji Kolektifi’nin dipte süzülen çağrılarından biri de mücadele ve birlikte yaşam pratikleri içinde öznelerin önceden verili olamayacağına dikkat çekerek yeniden, yeniden kurulmalarına kapı açmak olabilir mi?
Göçmen ve mültecileri bu tartışmanın bir parçası yapmak neden gerekli ve önemli? Çok basit birkaç nedeni var. Bir, 2015 yılının Türkiyesi’nde farklı sayılar telaffuz edilse de artan bir göçmen ve mülteci nüfusunun varlığında hiçbir siyasi hareket ve parti bu grupları görmezden gelme lüksüne sahip değil. İki, Ekoloji Kolektifi’nin tartışma metninin durum tespitinde kullanılan ifadelerle “arsızlaşan neoliberal düzen”, “özelleştirme, metalaştırma, piyasalaştırma, denetimsizleştirme…mülksüzleştirme ve yerinden edilme süreçleri” vatandaşlık statüsüne sahip olmayanları, bu statünün sağlayabileceği, ne kadar zayıf da olsa, korumadan mahrum olanları katmerli bir şekilde etkiliyor. Kırılganlaştıran bu süreçler halihazırda kırılgan durumda olanların kırılganlıklarını artırıyor. Üç, bu sadece bir ulusal statü meselesi değil, aynı zamanda kentlerin ve kentlilerin kendilerini nasıl tanımladıkları, oluşturdukları meselesi. Örneğin Suriyeli mültecilerin istenmediğinin vali ve emniyet müdürü düzeyinde ilan edildiği bir kent olan Antalya’da hastaneler hükümetin mültecilere tanıdığı sağlık hizmetlerine ücretsiz erişim hakkını yok sayabiliyor ve biz bunu Suriyelilerin yaptığı bir eylem sayesinde öğreniyoruz. Türkiye’nin kentleri hiçbir zaman (soydaş addedilmeyen) göçmen ve mültecileri içermeye istekli olmamıştı ancak Suriyeli mültecilerin gelişiyle birlikte 2013’ten beri çeşitli kentlerde yer yer linç girişimleri ama daha çok ırkçılık sınırına tehlikeli bir şekilde yakın duran yakınmalar ve suçlu muameleleri yaygınlaştı. Bunların karşısında durmaya çalışan sivil toplum oluşumları bulunsa da göçmen ve mülteciler kapsamlı kent siyaseti tartışmalarının çeperlerinde kalmaya devam ediyorlar. Dört, ekonomiyi toplumsallaştırmak ve adil emek süreçleri yaratmak istiyorsak mülteci ve göçmenlerin ekonomideki görünmez rollerini ve onların ürettikleri ya da üretmelerinin engellendiği değeri de hesaba katmalıyız. Mülteci ve göçmenler ülkedeki üretim süreçlerine ya hiç katılamıyor ya da en altından, en sömürüye açık bir şekilde katılabiliyor.Bir tarım ekonomisinin içinden çıkıp gelenler toprakla bağları kopartıldığı için en basit kendini yeniden üretme araçları için bile yardıma muhtaç bırakılıyor.Ticari faaliyet çabalarından Türkiyelilere de kâr devşirilmek isteniyor. Mülteci ve göçmenlerin kentin barınma ve tüketim ağlarında ekonomiye kimi zaman kazıklanarak yaptıkları katkılar görmezden geliniyor. Özellikle mültecilere yapılan yardımlar kimilerince eleştiriliyor ancak yardımın kendisinin oluşturduğu ekonomi irdelenmiyor. Beş, Suriyelileri genelde iklim mültecileri olarak görmüyoruz ancak Suriye’de ilk isyanın su ve tarım politikalarının yol açtığı susuzluktan kaynaklandığı sıkça belirtilir. Yakın gelecekte Türkiye’ye Ortadoğu, Afrika ve Güney Asya’dan iklim mültecileri akışları olabilir. Farklı coğrafyalardan doğayla, suyla, toprakla, tohumla farklı ilişkilenme biçimlerini ve bunların nasıl yok edildiğini bilerek gelenler iklim dayanışmasında hiç tahmin etmediğimiz yol arkadaşlarımız olabilirler.
Yanlış anlaşılmasın, göçmen ve mültecileri bu tartışmanın bir parçası yapalım derken onların temsiliyetine soyunalım demek istemiyorum. Onlar siyasi birer özne olduklarını kendilerine uygun bir temsil kalıbı olsa da olmasa da kritik anlarda ortaya koyuyorlar. İşte yukarıda değindiğim Antalya’daki Suriyeli mülteciler ve ellerinde Türkçe ve İngilizce pankartlarla kamusal alana çıkıp sağlığa erişim hakları için verdikleri mücadele. Ancak bu eylemlerin de haber ajanslarına göre Türkçe bilmedikleri için slogan atamamış, sessiz kalmışlar. Kendi dilini kullanamadan, kendi sesini çıkaramadan hak aramaya çalışmanın acılığını ve ortak bir dil, ortak bir ses oluşturmanın zorluğunu aslında Türkiye’nin dününden ve bugününden çok iyi biliyoruz. Mülteci ve göçmenlerin bulundukları yerlerdeki karar alma süreçlerine katılımlarının sağlanması bu nedenle hemen olası görünmüyor. Ancak böyle olasılık hesapları program tartışmalarıyla ufkunu çizmeye çalıştığımız kentli ya da kenti aşan siyasi topluluğa mülteci ve göçmenlerin dahil edilmemelerinin bahanesi olamaz.
Evrensel'i Takip Et