‘Şehirli ve yorgun olmayacağız’
İsmail Eskin’in çektiği fotoğrafta yirmi çocuk var. Sen onu yüz binle falan çarp. Fotoğrafa ince uzun bir ağabey ekle, bir de baş önde bir sokak yürüyüşü. Hepsi yaz ayı ama, onu unutma. Fotoğraf sepya. Başlığına da şu manşeti çek: Şehirli ve yorgun olmayacağız.

Mehmet Said AYDIN*
Gece
Kadıköy’deyiz, benim o çok istediğim sokakta bir evim var. Beraber sökmüşüz camda asılı duran “Kiralık” ilanını. Telefonda konuştuğumuz ve babacan biri olduğu anlaşılan Bitlisli emlakçı da orada o esnada. İkimizin heyecanına çok anlam veremiyor ama tebessümle izliyor. Bana “Haydi şu ilanı sen sök,” diyor. Sonrasında ev arkadaşımın odası olacak o oda sokağa bakıyor. Sokağın tam ortasına hatta. “Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka” dizesinin yazıldığı sokak o. Heyecanımız en çok bundan. Kredi kartı ekstresi bile bekleyeceğim bu yüzden, o adresin hatırına.
Bir gece, normalde hiç yapmaz, beni arıyor. Anlıyorum ki iyi değil. İyi değil de denmez aslında. Onun iyi olmaması ile başkalarının iyi olmaması arasında bir fark olur genelde. Söylemez, bağırmaz, yüksek sesle konuştuğunu duyan olmuş mudur bilmiyorum. Ama işte anladım bir şekilde, sanki onunla o gece sokağa çıksak, biraz yürüsek iyi olacak. Geliyor, evin civarında dolanıyoruz önce, sonra denize doğru iniyoruz, Allah bilir neler konuşuyoruz gene. Onunla konuşurken kendimi her zaman “ben niye bunları düşünemedim?” derken buluyorum. Rafine, çok rafine bir zekâ. Yıkıcı değil asla; ben hem bu kadar yüksek, hem de yıkıcı olmayan zekâyla ilk defa karşılaşıyorum. Perdeler üzerine konuştuğumuz kalmış aklımda, duvar boyaları üzerine, reklam metinleri üzerine. Bütün bunları, her defasında yeni bir şey öğreniyormuşum gibi onu dinleyerek geçirdim o zamanı. Bilmem o ne kadar farkına vardı, bilmem ben ne kadarında neler söyledim ona. Kan bağımın olmadığı ağabeyimdi ve o yazmıştı, hiç unutmadım: “Şehirli ve yorgun olmayacağız.”
Yıldız
Beşiktaş’ta bir evdeyiz, dünyaya bir armağan olarak gönderilmiş ikizlerin doğum günündeyiz. Küçük bir grup, çok gürültü yok, sakin sakin çocuklarla oynuyoruz. Sonra daha da tenhalaşıyor ev, anne ve babayla balkonda sigara tellendiriyoruz, iki küçük armağan da pencerenin ardından göğe bakıyorlar.
Dayanamıyorum, yanlarına gidiyorum, beraber bakmaya başlıyoruz göğe. Ne gördüklerini soruyorum, çok cılız, neredeyse görünmeyen yıldızlar var. Oğlan olanı okulda öğrendikleri kimi şeyleri sayıyor heyecanlar. Kız da ona katılıyor. Onlara küçük bir yolculuk vaadinde bulunuyorum. Diyorum, “Bizim oralara gidersek yıldızları daha yakından görürüz. Ben çocukluğum boyunca o yıldızlara bakarak uyudum yaz akşamlarında.” Anlamıyorlar haliyle, anlatıyorum. “Büyük şehirlerde yerde çok ve güçlü ışıklar olduğu için biz gökteki yıldızları çok yakından göremiyoruz. Benim büyüdüğüm yerde yazları biz ya damlarda ya da bahçelerde uyurduk. O yüzden yıldızları sayabilir, elimizi uzattığımızda onlara dokunurmuşuz gibi uykuya dalabilirdik. Bir gün hep beraber gidelim de, yıldızlara bakalım.” Deli gibi seviniyorlar. Benden her söz edildiğinde yıldızlarla beraber anıldığım iki küçük armağan var dünyada. Sonra çıkıyorum o evden, Beşiktaş’a. Şehre. Başım önümde, yerde ayaklarıma bakarak ve yıldızlar yerine adımlarımı sayarak vapura yürüyorum. Hava çok sıcak. Yorgunum. Şehirli değilim sanıyorum.
Elektrik teli
Cizre’ye gidiyoruz, küçücüğüm, arabanın camından gördüğüm her şey bana yepyeni bir dünyanın okunacak heyecan dolu evraklarıymış gibi geliyor. Muhtemelen çok sıkıcı, “of artık sussa” insanıyım annemle babam için ama katlanıyorlar. “Anne şu ne? Baba uzakta gördüğümüz yerin adı ne? Anne bu teller ne işe yarıyor? Baba bu elektrik direkleri neden bu kadar çok?” Konu elektrik direkleri olduğunda babam heyecanla anlatıyor. İsmail Amca’nın nerede canı sıkıldığından, çalışanların nerede mola verdiğinden, bu direkleri dikmek için ne kadar çok uğraştıklarından. Babamı iki yerde bu kadar canlı anımsıyorum çocukluğumda: Birincisi, bahçesinde büyüdüğüm caminin kubbesinin ve etrafının şiddetli bir rüzgârla dağılmasının akabinde hep beraber giriştikleri tamirat mesaisi, ikincisi de bu direkler. Sonra varıyoruz Cizre’ye, çok sıcak bir akşam üstü. Tartartar bir ses geliyor aşağı caddeden. Annem bilmediğim bir yerde misafirlikte, babam birileriyle konuşuyor. Ben yaşıtım birkaç çocukla beraberim, oyun oynayıp oynayamayacağımızı tartıyoruz çocukluğun gizli lisanıyla. O ses geldiği an kaçışıyor herkes. Ben kalakalıyorum; yabancı bir yerdeyim, aynı sesi ben de Kızıltepe’de duysam kaçarım ama burada sanki o ses hiç olmazmış ve benim kaçmam gerekmiyormuş gibi hissediyorum. Sonra sesleniyor çocuklardan biri, “koşsana!” diye. Koşuyorum: “Sen şehirden geldin, bilmezsin bizim buraları. Panzer sesi o, şimdi uğraşmayalım akşam akşam.”
İsmail Eskin’in çektiği fotoğrafta yirmi çocuk var. Sen onu yüz binle falan çarp. Fotoğrafa ince uzun bir ağabey ekle, bir de baş önde bir sokak yürüyüşü. Hepsi yaz ayı ama, onu unutma. Fotoğraf sepya. Başlığına da şu manşeti çek: Şehirli ve yorgun olmayacağız.
Evrensel'i Takip Et