Bizim jenerasyon biat etmez!
İdareciler ya da erk her zaman kendi tercihleri olmasını talep ediyor ama sanat asla bunun yanında duramıyor, duramaz da, olmaz öyle bir şey. Hiçbir partiyi yahut makamı ayırmadan söylüyorum bunları; 'Muhalif olmasın' diyor, 'Bana karşı gelmesin', 'şöyle yapmasın, böyle yapmasın' diyor. Ama yapacak, sen olduğun için değil işi o olduğu için... Tabiat harici her şeye karşı bu iş. (Fotoğraf: Mehmet Eren Bozbaş)

Ayşen GÜVEN
İstanbul’a geldiğim sıralar, daha kültür-sanat alanında değilim ama tiyatro fırsatı bulunca kaçırmıyorum. Neyse Bakırköy Belediye Tiyatrosu “Aklı Havada” diye yeni bir oyun yapmış, bizi de davet etmiş. Oyun özgür düşünce ve bilimin astığım astık kestiğim kestik diyerek karşılandığı bir zaman diliminde –geçmiş hep bugün galiba- uçma sevdalısı bir adamın havalanmak için ivme alışını anlatıyordu. Onu vazgeçirmek isteyenlere “denemeden bilemezsin ki” diyordu. 5 yıl geçti sıkışınca bu cümleyle havalandığım oldu benim de. İşte o Galata’dan semaya kanat açan adam Hezarfen Ahmet Çelebi’ydi ve onu Alican Yücesoy oynuyordu. BBT’nin sürecini izlerken oyunun replikleri yeniden kulaklarımda çınladı, valla deniyorlar dedim. Üstelik onlar uçmayı da başardı. 15 yıldır BBT çalışanı olan Alican Yücesoy alışıldığın dışında kot pantolon ve tişörtüyle çiçeği burnunda bir genel sanat yönetmeni. Ve odasında önceliği işten atılan 29 arkadaşlarının geri alınmasının yolunu aramaya peşine de tabii ki oyun koymaya çalışan ekibiyle hummalı bir çalışmanın ortasından kısa bir süre koparıyoruz. Sahiden bütün ekip ışıldıyor ve bürokrasinin soğukluğu pencereden şimdiden uçup gitmiş gibi. Nice üstatları taşımış sahnede yeni göreviyle ilk pozunu veriyor Yücesoy bize, arkadaşlarla da fotoğraf alırız değil mi onu basarız değil mi, diyor bir yandan. Külliyat paha biçilemez elbette ancak gençlerin enerjisiyle öteye geçiyor, daha öteye. İşte 10 oyunu kaldırılmış, 29 çalışanı işten çıkarılmış BBT’nin yeni genel sanat yönetmeni karşınızda. Değirmenlere karşı savaşlarını anlatıyor... Ya da şimdi havada nasıl kalacaklarını...
Özellikle kurum tiyatrolarında bu kadar genç sanat yönetmenlerine pek alışık değiliz. Siz de alışık değilsiniz muhtemelen. Neden bugüne kadar böyle olmuş?
Bence tembellikten.
Kimin tembelliğinden?
İşleyişin tembelliğinden, sistemin tembelliğinden aslında. Birazcık da eyvallahçılıktan, biat kültüründen... Tabii ki ne ben genel sanat yönetmeni olayım diye çıktım yola ne de arkadaşlarım “Haydi Alican’ı sanat yönetmeni yapalım” diye düşünüyordu. Her şey yolda gelişti. Biz de bugüne kadar bu işleri hep pipolu, fularlı ve sakallı abilerin yapacağını düşündük aslında.“Sen ne biliyorsun ki” kafasından “Sen ne kadar biliyorsun ki”, “Ne kadar bilebilirsin ki”yaklaşımından ve bilginin karşılığına koyduğumuz açılımlar yüzünden bence biz hep öyle abiler gördük. Onlar kötüydü diye demiyorum, iyi ki vardılar ki bugün biz varız.
Diğer yandan değişimin de vakti gelmişti sanırım?
Kesinlikle.
Gençliğiniz yanıltmamalı aslında; akademide tiyatro eğitimine başlamanızla Bakırköy Belediye Tiyatrosuna girişiniz birlikte oluyor. Yani o beklenen bilgi birikimi ve deneyim için az buz bir zaman dilimi doldurmamışsınız siz de.
Tabii, hem de hiç az değil. Ne öyle az bir zaman ne donanım aslında. Muhtemelen kendi yaşıtlarımdan çok saat geçirmişimdir sahne üzerinde, muhtemelen daha çok seyirciye ulaşmışımdır.Yine burada da tecrübe dediğimiz şeyi doğru tarif etmek lazım. Ama ben resmi olarak 3. gününe girmiş bir genel sanat yönetmeni olarak (Gülüyor) şunu söylemeyim ki bu gençlerin yapabileceği bir iş. Kurum Tiyatrosu da olsa Özel Tiyatro da olsa bu iş hakkıyla ancak gençler tarafından yapılabilir. Çünkü ben ve az önce sizin de gördüğünüz o kalabalık ekip her gün gelebildiği en erken saatte geliyor, bugün 10’da geldiysek niye 9’da gelmedik diyoruz. 9’da geldiğimiz gün de niye 7’de gelmedik diyoruz. Çünkü bu işi yapabilmek için ciddi bir enerjiye ve çalışmaya ihtiyaç var. Bugüne kadar gördüğümüz sabah 9 akşam 5’le olmuyor. İdarecilik de “İdare ediyorum sizi” durumundan ziyade bizim bu ekibimizin hep söylediği şeye ihtiyaç duyuyor, göz hizasında iletişim kurmaya yani.
Siyasi referans farklarını gözeterek soruyorum İstanbul Büyükşehir Belediye Tiyatroları’nda bir gecede bürokratları yönetici olarak belirleyen anlayışla, burada tiyatronun bileşenlerinin ne dediğini es geçerek seçimle yöneticileri belirlemekte ayak sürüyen sonra seçim arifesinde işten atmaya girişen anlayış arasında nasıl bir kesişim ve ayrılık vardır?
Yani totaliter sistem bunun adı. İdareciler ya da erk her zaman kendi tercihleri olmasını talep ediyor ama sanat asla bunun yanında duramıyor, duramaz da, olmaz öyle bir şey. Hiçbir partiyi yahut makamı ayırmadan söylüyorum bunları; “Muhalif olmasın” diyor, “Bana karşı gelmesin”, “şöyle yapmasın, böyle yapmasın” diyor. Ama yapacak, sen olduğun için değil işi o olduğu için... Tabiat harici her şeye karşı bu iş, bizim mesleğimizin temeli tam da bu. Sen bana karşı olmasın diyemezsin bu durumda. Haliyle adam da bunu bildiği için bu defa “Ben birini oturtayım başa bari o orda dursun ve bu tip durumlara müdahale edebilsin” gibi bir şey deniyor. Hatta “En kötü ihtimalle yine bir sanatçı oturtayım oraya ama idare edebileceğim bir sanatçı olsun o”. En başta söylediğim şeye geliyoruz yani “biat”... Ama işte bizim jenerasyon biat etmez! Etmez! Etmeyeceği için de ve enerjimiz olduğu için de bu ve benzeri şeylere karşı durmakla geçecek hayatımız.
Kuşağınızdan birçok meslektaşınıza göre ayrılan bir yanınız var o da bir tanınırlık, “ünlü” olma halini televizyondan ziyade tiyatroda edinmiş olmanız. Televizyonun buradaki görünürlüğünüze eklenmesi...Böyle de bir avantajınız varken özel bir tiyatroda çalışmak, kendi sahnenizi açmak yahut bir topluluk kurmak mümkünken neden kurum tiyatrosunda ısrar etmek? Başınız da belki daha az ağrırdı, öyle mi ?
Bugüne kadar Özel Tiyatro’larda da oyunculuk yaptım, alternatif şeyler de yaptım. Tabii bunun birden çok sebebi var. Ama en büyük sebebi mutlaka Müşfik Kenter’dir benim için. Bugün burada olma sebebim de odur, bu işi yapıyor olduğum için de ona minnet duyuyorum. Bu nedenle birincisi onun sayesinde burayla kurulmuş bir gönül bağı tabii ki. Ama bırakmayı düşünmedim mi! Belki bir milyon defa. Bu tiyatroda yakın arkadaşlarım önümden istifa dilekçemi kaç defa aldı, bilmiyorum. Ya da bu düşüncemden “saçmalıyorsun” diyerek kaç defa caydırdılar bilmiyorum gene. Hep gitmek var bir yerde. Çünkü sisteme uyamıyoruz, olmuyor işte. Aslında buna rağmen “neden kaldın” sorusu olması lazım.
O zaman o soruyla devam edelim.
Hep gidiyoruz, gidelim tamam da hayat hep böyle zaten. Bir zaman önce kendi hayatımda bir dönüm noktası yaşadım ben. Ve o zamandan öncesini değerlendirdiğimde yaşam hep öyle akmıştı. Evin badanası gelmiş; gideyim, ilişkim biraz naneye bağladı; gideyim, oynadığım oyunda çok sıkılıyorum; gideyim. Bakın mesela bu noktada para kazanıyor olmanız önemli değil “gitmek” daha önemli! (Gülüyor) Tiyatro; her şey bok gibi, gideyim! Ama bir dakika dur; bu ilişkiyi kurtarabilirsin, evi boyatabilirsin, bu işten para kazanıyorsun öyleyse istemediğin şeyleri söyleyebilirsin... İşte bütün bunların hepsinin değişebilir olduğunu gördükten sonra bile buranın değişmeyeceği fikri vardı kafamda. Sonra bu kadar şey değişiyor, biz değişiyoruz o zaman burası da değişir diye düşünmeye başladım. Biz aslında ne istiyoruz, nasıl değiştiririz... Bunları hiç sormamıştık ki! Birileri bize “değişmez” dedi, “düzelmez” dedi, biz de kolaya kaçtık. En başında söylediğim o kolaycılık var ya...
Üstelik sahnede hep bunun tersini söylerken...
Aynen öyle. O zaman hadi değiştirelim, bunun için çalışalım dedik bu defa.
Peki “Nasıl bir tiyatro?” sorusunu sorarken bu kadar yayılan, büyüyen bir kampanyaya dönüşeceğini düşünüyor muydunuz?
Daha ziyade kendi derdimizden kaynaklanan bir şeyin bu kadar memleket meselesi olabileceğini düşünmüş müydük, onu bilmiyorum. Çünkü, tabii ki Şehir Tiyatroları’nda, Devlet Tiyatroları’nda sorunlar vardı ve onların sorunları da bizimkilerle aşağı yukarı aynıydı. Ortak paydada buluşabilirdik onlarla. Ama diyorum ya biz hep yolda öğrendik bazı şeyleri. Gerçekten herkes her şeye özellikle öğrenmemize çok destek oldu. Kimse, al kardeşim 5 kuruş ya da al kardeşim sana sevgimi veriyorum, demedi. Tecrübesi ve bilgisiyle destek geldi. Giderek mesele bizi genişletti. Sonra bu soruyu kim için sorduğumuz aklımıza geldi, kendimiz için sormuştuk. Kurum tiyatroları ve özel tiyatrolar için bu soruyu soracağımız an da geldi ardından. Yani sahnenin hem üzerindekiler hem arkasındakilerle tüm emekçileri ve seyircileri ilgilendiriyordu aslında soru. Ki seyirciye hiç sorulmamıştı; nasıl bir tiyatro izlemek istiyorsunuz?
Sahiden seyirci alkışlıyorsa sıkıntı yoktur genelde. Bu hashtag en çok onlara yaradı, ne cümleler kurdular tiyatro adına değil mi?
Elbette. Onlar sahnede ne görmek istiyor? Ben geleyim gülüp gideyim de bir talep. Onu seviyorsan, iste. Başka bir şeyse onu iste. Bir şey iste ama. Seyirci bir şey isterse biz de bir yolunu buluruz mutlaka. Tiyatro yapmak için nedenler buluruz kendimize. Aslında işin tiyatroların haricinde seyircilere taştığı nokta umduğumuzdan çok fazlasıydı, ötesiydi. Herkesin sahipleniyor olması hiç ummadığımız bir şeydi. Nasıl bir tiyatro?’ya “Bu soruyu sormayacak bir tiyatro” demiş mesela bir seyirci. Çok iyi. “Özgür Tiyatro” en çok yazılanlardandı ve durumu en çok da bu gösteriyordu. Yani bu ödenekli kuruma vergisiyle vs katkıda bulunan üstelik üzerine bir de bilet alıp gelen insan söylüyordu bunu, bu kurumun yaşamasına sebep olan insanlar söylüyordu; “Özgür Tiyatro İstiyorum” diye.
EN ÖNEMLİ OLAYIN 28 GÜNDE UNUTULDUĞU BİR ÜLKEDE TEMA TİYATROSU OLAMAYIZ
Şimdi siz nasıl bir tiyatro olacaksınız?
Biz de günlerdir toplantılarımızda bunu konuşuyoruz doğrusu. Bir kere sürdürülebilir, takip edilebilir olacağız. Ve bir şeklimiz şemalimiz olacak. Örneğin bir ressamın kübist unvanını alabilmesi için sadece kübik şeyler çiziyor olması gerekir. O adama bir manzara resmi çiz dediğin zaman, arada neden böyle bir iş yaptın, bu nasıl saçma bir deneme derler. Dali bugün Dali’yse eğer, manzara resmi çizmediği içindir. Biz de böyle olacağız işte, şeklimizi bulacağız ve bunu sürdürebilir olacağız. Bir ara temalar üzerine çalışmayı düşündük. Bu önce bize müthiş parlak bir fikir gibi geldi. Bu senenin teması diyelim ki adalet... Hadi buradan yürüyelim. Sonra döndük yaşadığımız ülkeye baktık, biz bir İskadinav ülkesi değiliz. Gerçekten en önemli olayın 28 günde unutulduğu ve her gün yepyeni bir gündemle uyandığımız, en büyük gündemin saniyede değiştiği, böyle garip ve çözümleri olmayan bir ülkeyiz. Tema tiyatrosu olmayacağımız böylece anlaşıldı.
Ne olmayacağınızı bulmak az şey değil. Ne yapacağınıza dair henüz çok erken belki ama en azından repertuvar belirlerken çizginiz ne olacak?
Baştan beri bizim savunduğumuz şey hep çok seslilikti. Bugün bir kazanımımız varsa bunun en büyük sebebi buna dayanmamız. İşte o çok sesliliği bu sahnede de görebiliyor olmamız lazım. Hitap ederken çok alakasız kesimleri bile aynı noktada birleştiriyor olmamız, yan yana oturmayacak insanları yan yana oturtmamız lazım. Bu bir hayal ama daha büyük hayallerimiz vardı gerçeğe doğru gittiğini gördük.
10 OYUNUMUZ 29 ARKADAŞIMIZ YOKKEN TİYATRO YAPMAYA ÇALIŞIYORUZ
Bu yeni ekibin yapılacak işler, çözülecek sorunlar listesinde ilk sıralarda neler var?
Bu sorunun yanıtını ikiye ayırmak lazım galiba. Birini sanatsal faaliyetler, öbürünü de yönetimsel faaliyetler olarak adlandırabiliriz. Ama bunları bile konuşma aşamasına gelmekte zorlanıyoruz. Çünkü 10 tane oyunumuz yok. Çok iyi oyuncularımız çok çok iyi 3 müzisyenimiz dışarıdayken hem de. Diyorum ya imkansızlıklar içinde tiyatro yapmaya çalışıyoruz.
Bu 29 arkadaşınızla ilgili hangi aşamadasınız?
Görüşme aşamasındayız. Bununla ilgili umudunu kaybetmeyip, sonuç alabilmek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun için belediye başkanıyla konuştuk, görüştük. Oradan gelen cevap belediyenin bundan öncesinde de olan, çalışanları tiyatro üstünden yığma ve burayı şişkin hale getirme hali. Sayıştay’ın bu sıkıntıyı fark edip yasalar gereği yüzde 30 olması gereken maaş giderlerinin yüzde 39’a çıkması nedeniyle bu rakamda azaltmaya gidilmesini istediği. Tamam, mantıklı. Ama sonuç, burada olmayan 26 oyuncu ve 3 müzisyen. Onlar bizim arkadaşlarımız. Ben 15 senedir burada çalışıyorum, içlerinde 12 senedir burada çalışan arkadaşım var. Sınıf arkadaşım var aralarında yahu. Bence dünyanın en iyi oyuncularından biri ve bu tiyatroda birlikte çalışıyorduk.
Bu olanlar size bir cezalandırma gibi geliyor mu?
Hiç öyle düşünmedim.
Ben mi çok fesatım!
Yok yok hayır ben çok iyimserim galiba.
Evrensel'i Takip Et