Kibriti devlet çaktı
Metin Altıok’un 'Bir Acıya Kiracı'sından, Behçet Aysan’ın 'Düello'sundan, Uğur Kaynar’ın 'Güncesika' ya da 'aşkınam' kitaplarından bahsetmiyoruz. Şiirin bir damarı yakıldı Sivas’ta. Kanın akmasına bile izin vermeyen iktidar sahipleri zerre kadar ahlanmadı bu acıdan.

C. Hakkı ZARİÇ
Yangın kavmindeniz ne giysek alev
Hulki Aktunç
Kimse bilmez değil; katilin olmadığı yerde, katilin cezalandırılmadığı yerde, katilin kutsandığı, katilin kahraman ilan edildiği, katilin “mağdur” sıfatıyla manşetlere taşındığı yerde cinayeti devlet işlemiştir. Kurşunu sıkan da kibriti çakan da devlettir. İddia etmiyoruz. Kimse hafife almıyor bu meseleyi. Böyle olsaydı adına “insanlığa karşı işlenen suç” demeyi aklına getirmezdi kimse.
Gülün yorulduğu yerden bahsediyoruz.
Keşke yolcu sesine hasret kalan istasyonlardan bahsediyor olsaydık. Keşke kuruyan çiçeklerin plastik saksılarından, vakitsiz yağan yağmurdan, sel basmış evlerin oturma odalarındaki gölden, enflasyondan ya da işsizlikten bahsetseydik bu yazıda. Edebiyatın ve özellikle de şiirin neden bu kadar harcandığından, yeteneksiz yazarların mızmızlığından, vefasız okurun nasıl dalgaya geldiğinden bahsetseydik.
Oysa bir otel odasında yakılan insanların acısı sızlıyor böğrümüzün orta yerinde. Her nefes aldığımızda kaburgalarımızda biriken acı, bize yaşadığımızı duyumsatıp yitirdiklerimizi vuruyor yüzümüze. Kitaplar çoğalıyor sayfalar boyu. Üst üste dizdiğinde bir ülkenin edebiyat birikimi hakkında yeterince bilgi sahibi olabileceğin kitaplar ses veriyor 22 yıl aradan sonra bile.
Benzin kokuyor ülke. Sis dorukta. Duman çekilmek bilmiyor. Herkesin üstü başı is kokuyor. Yanık et kokusuyla biçim buluyor sevdiğimiz şairler.
Keşke bu yazıda eski sevgilinin perçeminde biriken yalnızlığı yazıyor olsaydık. Aşkın ve ayrılığın sokaklarına konuk olup sözü yorsaydık, ondan kalan boşluğu nasıl maviye boyadığımızı ve hayatta kalma yöntemleri üzerine nasihatler verseydik birbirimize.
Küle dönmüş bir dava dosyasının zaman aşımına uğradığı gerçeği bütün yalınlığıyla ortada duruyorken, sözü şiirle yormak nasıl da biçimsiz kalıyor. Sonra mezarlıklara koşup karanfiller bırakıyoruz yoldaşlarımızın mezarına. Çiçekler ekip unutmadığımızı kendimize, insanlara ve devlete göstermeye çalışıyoruz. Onların yazdıklarından öğrendiklerimizi sınıyoruz gerçek hayatta. Bir yazıya başlarken ya da dipnot koyarken onların kitaplarına konuk oluyoruz, mecburen.
Bir çocuğun saçlarını tararken mırıldandığımız türkü bize o yangından kalan tortu değilse ne ola ki? Notaların öksüz kaldığını, semahın ya da dansın boynu bükük baktığını kim inkâr edebilir? Ne hakla! İşte yine devletin karanlık sokaklarına çıkıyor yolumuz. İnsafsız adliye koridorlarında gözü yaşlı insanların yıllar içinde sezdirmeden talan edilmiş umutlarına tanık oluyoruz.
Cinayet bir ülkenin gözleri önünde işlendi oysaki. Devlete bakanlık yapan insanlar savundu katilleri, hepimiz tanığız. Mübaşirler bile rahatsız oldu hoyratlığından, ama hangi iktidar başa geldiyse bir yolunu bulup iyi kıldı kibriti çakan elleri.
Karikatürün bile canı yandı. Çizgiler bile yandı 22 yıl önce Sivas’ta. Bir otel odasında köşeye sıkıştırdığı aydınlarını, yazarlarını, şairlerini, müzisyenlerini, semah ekibini, gencini, yaşlısını, çocuğunu büyük bir hınç ve öfkeyle yaktı derinden derine işleyen ve yöneten güç. Gözünü kırpmadan çaktı kibriti. Raf ömrü uzun tozlu arşiv odalarında unutturmak için elinden geleni yaptı sonra. Karakolun az ötesindeki evinde yıllarca kaçak yaşayan katil zanlısını ancak ölümünden sonra bulup ortaya çıkarır gibi yaptı ki, onun için artık yargı karşısına çıkmak olası değildi.
‘YİTİRDİKLERİMİZİN GÖZLERİMİZE BAKTIĞI YERDEYİZ’
Metin Altıok’un “Bir Acıya Kiracı”sından, Behçet Aysan’ın “Düello”sundan, Uğur Kaynar’ın “Güncesika” ya da “aşkınam” kitaplarından bahsetmiyoruz. Şiirin bir damarı yakıldı Sivas’ta. Kanın akmasına bile izin vermeyen iktidar sahipleri zerre kadar ahlanmadı bu acıdan. Güleç yüzle yargıya havale edilen çıkmaz, her geçen yıl biraz daha saçma sapan hal alıp utangaç cezalarla karnında sakladığı gururu vurdu yüzümüze.
22 yıl önce Sivas’ta yakılan bir ülkenin edebiyat ve sanat birikimiydi. Kindar ve dindar nesil yetiştirmek isteyen devlet Sivas’a taşıdığı ve devşirdiği katillerin eline verdiği benzini tutuşturmadan önce suçu oluşturarak kıyımı başkasına yıkmış, “Şeytan Ayetleri” üzerinden kendini aklamıştı zaten. Yerel gazete manşetleri günler öncesinden tıkamıştı itfaiye araçlarının yolunu. askerî erkân dağ bayır bombalamakla, köy boşaltıp orman yakmakla kırmıştı kafayı.
Kimse inanmak istemedi önce. Kimsenin aklına böyle büyük bir oyunla karşı karşıya kalacağı gelmedi ilk anda. Bir araya toplanmış onca değerin tabut içerisinde geri gönderileceği gerçeği karşımıza çıktığında geçirdiğimiz mide spazmları bile yanıt olmadı bu çirkin ve örgütlü döngüye.
22 yıl sonra dönüp baktığımızda yangından bize kalanı hayatın yüzüne vurmanın geniş caddelerinde olduğumuz çıkıyor karşımıza. Bizi kışkırtan acı yenilmiş olmanın yağması değil. Yitirdiğimiz insanların gözlerimize baktığı yerdeyiz. Şarkıların, türkülerin, şiirlerin bizi kışkırttığı yerdeyiz.
Beklediğimiz adalet “hayırlı olsun” müjdesiyle katilleri kutsadı.
22 yıl önce 2 Temmuz günü, Sivas’ta, Madımak Oteli’nde 33 insanımızın yakılarak öldürüldüğü yangına kibriti devlet çaktı. Vesselam!
Evrensel'i Takip Et