Bu kadınlar direnmesin de n’apsın allasen?
Gülşah KAYA
Geçtiğimiz hafta çalıştığım işyerine bir telefon sapığı dadandı. Bir gün içinde sayısız kere arayıp cinsel fantazilerinin derinliğinden bahsetti bize. İşyerinde çalışanların tamamının kadın olduğu düşünüldüğünde arayıp da bulamadığı “telefon”duk. Her seferinde de başka kadın sesi duyunca, herhalde cennete düştüğünü düşündü, ısrarı arşa ulaştı. Velhasıl, sinirlenmekten çok şaşırdık. Zira artık modası geçmiş bir sapıklık yöntemiydi. Uzun zamandır telefonlardaki “hah-hoh” seslerinden uzak kalmıştık. Zaten, doksanların moda sapıklığıydı bu. Hatırlarsınız, doksanların nadide dizisi “Sıdıka”nın bir bölümünde onun sapığı Kenar, Sıdıka’yı böyle taciz ediyordu. Yani kalmadı kardeş, yeni nesil bilmez... Ama ülkenin taciz/tecavüz kültürü de bitmedi tabii, boyut değiştirdi. İki binlerde artık bilgisayar çağı başladığı için, yurdum sapıklığı da teknoloji döneminden geri kalmadı. Çalıştı, öğrendi... Bilgisayarından tabletine her yolu ulvi amacı uğrunda canla başla çalıştı. Gelelim bizim demode sapığa. Geçmişi mi yad etti, bu kültür yok olmasın diye mi çabaladı, bilemiyoruz. Hiç dalga geçmiyorum; bu kültüre daha dün 150 tane resmi vakıf göğsünü gere gere sahip çıktı sonuçta. Olur mu, olur.
Biz de bu geri kalmış sapığı acaba şikayet etsek mi, diye düşündük önce. Sonra aşamaları düşününce boşa enerji harcamayalım, dedik. Sonunda bir şey çıkmayacak, biz de yorulduğumuzla kalacağız. Bu arada işyerimizin bir hukuk bürosu olduğunu eklemeliyim buraya... Yorum sizin olsun. Sonu hüsranla biten o kadar çok taciz, tecavüz, şiddet vakası duyuyor ve tarafı oluyoruz ki; pek çoğunda hukuki yola başvuranlar yılıyor. Yaşam alanını kaybediyor, dışlanıyor, suçlanıyor... Yargının nasıl işlediğini de hepimiz biliyoruz. Bir kere daha ilk adımda, polise şikayete gittiğinde, başlıyor cefa... “Kuyruk salladın” iması, yüzünden bir an bile silinmeyen polis memuru, “Yaa ne olacak bundan” diyen savcısı, “Tacizi kanıtla” diyen hakimi... Bakanını, başbakanını, cumhurbaşkanını saymaya kalksam zaten cilt cilt ansiklopedi yazmam lazım.
Hayatında taciz yaşamayan kadın varsa bu ülkede, fanusta yaşamıştır. Öyle ki; günlük hayatın bir parçasıdır hepimiz için. Tacizin olmadığı reel ya da sanal bir ortam varsa, bana haber vermemişler. İşte, okulda, mahallede, sokakta, otobüste, internette... Sağ olsun hükümetin de pek umurunda değil. Tam tersine, memnun gidişattan. Her gün “Avrupa’ya örnek olan bir ülke” olduğumuzu dinleyip evde sevinç çığlıkları atıyoruz! Bakan daha geçen gün söyledi, kadına şiddet öyle çok da yokmuş. Bu can kurtaran bilgiyi öğrendiğimden beri geceleri daha rahat uyuyorum artık. (!) Hal böyleyken ne yapacağız? Kendimizi, hayatımızı savunmanın bir yolu olmak zorunda. Ya da olmayanı yaratmak.
‘RAHAT DURMAYAN KADINLAR’
Geçtiğimiz hafta Manisa’da bir kadın, genel müdürü tarafından tacize uğradığı için çalıştığı fabrikanın önünde direnişe geçti. Çalıştığı yer bir fabrika da olsa plaza da olsa her sınıftan kadının müdürü, patronu, ustabaşısı tarafından tacize uğradığını biliyoruz. Bununla birlikte çok azının sesini duyabiliyoruz. Ses çıkaranın başına ne geldiği de aşikar. İşte onların tamamı Zuhal’in başına da geldi. Fakat 48 yaşındaki Zuhal, tacizi yaşadığı yerde, işyerinde, tacizcinin gözüne soka soka, korkmadan başladı direnişe. Ve Zuhal’in direnişini sahiplendi diğer kadınlar da. Kimbilir kaçı daha aynı adamın ya da işyerindeki başka bir adamın tacizine maruz kalmıştı da ses çıkaramamıştı. Ama işyerini terk etmesi gerekenin, dışlananın, suçlananın kendileri olmaması gerektiğini biliyordu hepsi. Hem onlara hem bize umut verdi direniş. Tek başına hukuki mücadelenin veremeyeceği bir umut...
Başka bir kadın da her gün yüzlercesi gibi üniversitede tacize uğradı. Hikaye tanıdık; fail erkek arkadaş. Tehditler, şantajlar... Bu sefer yanına kalmadı ama. Kadınlar toplanıp bir güzel benzettiler adamı. Yöntemin doğruluğu, yanlışlığı tartışılır elbette ama izleyen bir sürü kadının “oh” sesi geldi kulağıma. Yolda biri laf attığında, dönüp de erkekliğe olan bütün hıncımızı çıkarmak istemiyor muyuz bazen?
DERT SİZSİNİZ DERMAN BİZİZ
Bu hükümetin de onun bütün temsilcilerinin de derdi yaşam alanlarımızda silikleştirmek, baskılamak bizi. Tam da bu yüzden tacize, tecavüze, şiddete, ayrımcılığa karşı verdiğimiz bu mücadele, yaşam alanlarımızda var olma mücadelemiz aslında. İşimizde, okulumuzda, sokakta... Kısacası baskıya uğradığımız her yerde çıkardığımız sesin kıymeti hepsinden büyük. Her alanda biz de varız ve kadınlığımızla var olmaya devam edeceğiz. Bu yüzden nerede sindirilmeye çalışıyorsak oradan fitili ateşlemek varlığımızı, dayanışmamızı kuvvetlendiriyor. Erkan Petekkaya’ya karşı Nurgül Yeşilçay; genel müdüre karşı Zühal; hiç fark yok. Hiiiiiiiç kusura bakmayın, setler de bizim, fabrikalar da.
ZOR BİZİM İŞİMİZ ‘WE CAN DO IT’
Dedim ya, hukuk bürosuyuz ama biz bile mevzu kadınlar olunca hukuka inanmıyoruz. Yılgınlığa düşüyoruz bazen. Kadın olarak yaşamanın zorluğunu bir de ben anlatmayacağım. Hayatlarımızı savunmak zorundayız. Övüne övüne yaptığı her şeyi kadınların mücadelesinin baskısıyla yapan devletten umudumuz yok. Umut; fabrikada direnişe geçen, okulda tacizciyi teşhir eden, evde bir şans daha vermeyen biziz. Eğer birlikteysek, verdiğimiz her mücadelenin bir anlamı ve sonucu var. Hukuktan da vazgeçmiş değiliz. Erkek yargıya karşı da biz adliyelerde, karakollarda ve tabii sokaklardayız. Övünmek gibi olmasın da; aylardır sokağa çıkılmayan ülkede, 8 Mart eylemlerinde, bütün şehirlerde barikatları delmişiz biz be! Ama merak buyurmayın, zor denilince akla bizim adımız gelir!
Evrensel'i Takip Et