2 Ekim 2016 05:26

Levent Can Yılmaz’ın aziz hatırasına...

Okay DEPREM

Erken ve bahtsız ölümler ülkesi Türkiye’de bir kayıp haberi çok yakınlardan geldi. İlk defa birinci dereceden bir kuzenimi kaybediyordum, halamın oğlunu… Levent Can Yılmaz, Evrensel Basım Yayın okurlarının çok önemli bir bölümü için siması belirsiz bir isimden ibaretti. Benim ve bizler için ise Levent Abi’ydi her şeyden önce. Abisi Bülent Abi ve Ablası Betül Abla’dan sonra kuzenler arasında yaşça en büyüğümüz oydu. Ancak aramızdaki yaş farkından doğan “abi-kardeş, büyük kuzen-küçük kuzen” ilişkisi ileriki yaşlara kadar tamamen kategorik ve teorik bir bağdan başka bir şey değildi aslında. Onlar Ankara’da otururlarken ve bizler küçükken az misafirliğe gitmemiştik onlara. Ne var ki onu hemen hemen hiç anımsamıyorum bir sefer haricinde.. Çünkü o “çok ciddi işlerin” adamıydı, haliyle dışarıda sürekli bir yerlerdeydi, biz ise sadece ‘ufaklıktan’ ibarettik... Yalnız bizlerin politikleşme aşamasından hemen önce bir keresinde dayısıyla ayaküstü ve durduk yere sol içi bir tartışma yaşandığı, doğru dürüst hatırladığım tek anımızdı… 

F TİPİNE GEÇİŞİ YAŞAYAN  JENERASYONDANDI 

Levent Abi, siyasi sebeplerden içeri girdiğinde ben de henüz yetişkin yaşa ulaşıyordum, dahası artık politiktim ve de bir partinin taraftarıydım. Ankara Demetevler’de halamların evine tek başıma gittiğimde, o içeri gireli fazla olmamıştı. Rafları kurcalarken ondan kalan Marksist klasikleri keşfetmiştim. Henüz kâğıt kokuları taze ve çizik atılmamış olmaları hemen hepsinin de bütünlüklü okunmadığı fikrini doğurmuştu bende. O yıllar Levent Abi’ye dair tüm hatıralar, halamdan veya abisi Bülent Yılmaz’dan gelen hapishane haberlerinden teşekküldü. Hem Ulucanlar sürecini, başka bir hapishanede bile olsa yaşamış hem de genel olarak koğuş sisteminden F-tiplerine kanlı ve zorbaca geçişin ilk nesil siyasi kurbanlarından birisi olmuştu. Üst üste yaşadığı dramlardan biri de, daha içeriye girer girmez babasını kaybetmek oldu. Birinci dereceden akrabası olmadığımız için ziyaretine gidemiyorduk ancak gene de, adeta Gorkiy’in “Ana” karakterine bürünen cefakâr Aysel Halam, onunla aramızda duygusal bir köprü kurmuştu…

ESKİŞEHİR ONU AÇMAMIŞ,  İSTANBUL İSE YAŞAM AŞILAMIŞTI

2003 yılında mahpustan çıktıktan sonra vakit kaybetmeksizin Eskişehir’e ziyaretine gitmiştim. İçeriden henüz çıkmış olmanın ağır yükü ve yılları orada geçirmiş olmaktan gelen psişik gerilim üzerinde hissediliyordu. Hem havadan sudan konuştuk hem de daha çok farklı vesilelerle mahpushane olay ve hatıralarını anımsadıkça o anlatıyor, ben dinliyordum. Ondaki farklı kişiyi, çocuksu ruhu keşfetmem ise İstanbul’a nispeten uzun süreliğine ziyaretimize gelmesiyle oldu. O yıllarda Eskişehir eskiden gelen isli ve köhne havasını üzerinden tamamen atamamış; dolayısıyla o da arzu ettiği, düşünü kurduğu özgürlük ve değişiklik havasını henüz alamamıştı. İstanbul’da ilk kez geçireceği ilkbaharın kokusu ona tam anlamıyla ilaç gibi gelmişti. Büyükada’dan Anadolu Kavağı’na, Kadıköy’den Süleymaniye’ye kadar günler süren bir İstanbul turu yapmıştık birlikte. Neredeyse doğumdan beri İstanbullu olan bizlere kıyasla şehre daha bir sevdalıydı ve en büyük isteği bir gün İstanbul’a yerleşebilmekti. 

DÜŞMEYEN DAVA ONU KAÇAK DURUMA DÜŞÜRDÜ     

Eskişehir’e anne ve ablasının yanına döndükten sonra, halen sürmekte olan davasındaki hukuk komedisinden dolayı bir süre kaçak yaşamak zorunda kalacağı kısa bir dönem başlayacaktı onun için. İstanbul’da kaldığı bu dönemde, deşifre olmaması için kaldığı yeri ne bildik ne de merak ettik. Nihayet davası da düştükten sonra artık hayatı için yeni,  beyaz bir sayfa açabilecekti belki; ancak esas önemli olan, bunu nasıl ve ne şekilde yapacağıydı. Önce Hacettepe ardından ODTÜ’de kazandığı bölümleri yarıda bırakmıştı. Vahşi rekabetçi iş piyasasında diploması olmaksızın, az çok kalifiye bir iş sahibi olması çok zordu. Bunun bilincindeydi ancak gene de gururundan; siyasi geçmişi ve konumundan fazla taviz vermeye asla yanaşmayarak iş görüşmeleri komedyasında kendini harcatmadı. Ender olarak dile getirdiği pişmanlıklarından birisi de; özgürlüğüne kavuşur kavuşmaz mimarlık, mühendislik gibi teknik bir bölüm okumamış olmasıydı. Her şeye karşın, sonucunun kendisine hızlıca ve somut bir iş imkânı, gelecek garantisi vermeyebileceğini öngörmesine rağmen; Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim’de iktisat bölümünü bitirerek, en azından bu şekilde de olsa üniversite mezunu oldu.

YILLARINI ÇOK MÜHİM ÜÇ ESERİ ÇEVİRMEYE ADADI       

Benden yaşça çok daha büyük olan kardeşi Bülent Abi’den sonra, siyasi-dünya görüşü bakımından bana en yakın kuzenim olduğu kesindi. Üstelik yaşına karşın o da benim gibi henüz dünya evine girmemişti, bundan dolayı çok daha özgür bir iletişim olanağımız vardı her daim. Tam iyice kaynaşmaya başladığımız bir döneme adım atmıştık ki, bu sefer de ben önce Almanya’ya, oradan da Ukrayna’ya geçerek uzun yıllar yurtdışında yaşamaya başlayacaktım. Eskiden gelen romantik mektuplaşma geleneğini uzun zaman elektronik posta üzerinden devam ettirdik. Odessa yıllarında, “Ya gel Allah aşkına memlekete, orada ne yapıyorsun, oradan bir şey olmaz; gel seninle ortak bir şeyler yapalım!..” sözleri hala kulağımda çınlar. Nitekim birkaç yıla kalmadan gerçekten de döndüm ancak onun bu kez ciddi bir meşguliyeti vardı, kitap tercümanlığı işine soyunmuştu. Senelerini çok önemli üç yapıtı çevirmeye adadı. Gene de bu geçici gelir kalemi ona, dışarıda çok dillendirmese de, ümit ettiği bağımsız hayatı yaratmaya, belki de evlenip aile kurma imkânını hiçbir zaman sağlayamayacaktı maalesef.     

HASTALIĞINI UZUN SÜRE SAKLADI

Birlikte ilk ve son “tatilimiz” 2012 yazında Dikili’de geçti. Yazlık evlerinde onları birkaç günlüğüne ziyaret etmiştim. Çok değil sadece bir sene sonra ilk emarelerini hissetmeye başlayacağı hastalıktan önce tam kırk yaşındaydı ve formunun zirvesindeydi. Bir ara denizdeyken “hadi yüzme yarışı yapalım” dedi ve bendenizi maratonda geçebilmişti. Son akşam beni Ayvalık’a ve Cunda Adası’na götürme planı vardı, son anda gerçekleşmemesi ikimizde de bir ukde olarak kalacaktı belki de. 2013 ilkbaharına geldiğinde, hafif serin bir akşamleyin bahçedeki yarı açık çardakta otururken, hepimizden çok aşırı üşümesi dikkatimi çekmişti. Aynı yıl yaz aylarında rahatsızlanmaya başladığını çok sonradan öğrenebildik. Kimsenin kendisine acımasını, küçümsemeyle karışık üzülür görünmesini istemezdi dolayısıyla hastalığının en yakınlarından bile aylarca saklanmasını istemişti. Bu, Levent Abi’yi, en başta geniş ailesinden ve tanıdık çevresinden gelebilecek pozitif enerjiden, dayanışmadan yoksun bıraktı. Son anlarına kadar hiçbir zaman fazla ihtimal vermediği ölüm kapısını çaldığında ise artık çok geçti…      

Evrensel'i Takip Et