7 Kasım 2012 11:10

Oktay Akbal’a mektup...

Sennur Sezer

Adnan’la belli bir yaşa gelince, Ege’ye kaçan, sağlıklarını İstanbul’un gürültü ve kirliliğinden koruyanlara gıpta ediyoruz. Ama galiba beceremiyoruz şehri bırakmayı... Belki de İstanbul’dan cayamıyoruz.  
 Nasılsın? Biliyorum ilk kitabının adının sık sık anılmasından bıktın. Ama o saptama 66 yıldır güncelliğini hiç yitirmedi: “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey...” Oktay Akbal adının çağrıştıracağı öyküler duraklarda, iskelelerde, evde sabah perdeyi çekiverişle bir genç kızla göz göze gelivermenin öyküleridir.  Şimdi güleceksin ama senin öykülerin hep dalgın bir delikanlıyı anlatır. (Biri de “öykülerinde hep yağmur yağar” demiş hem güler hem kızardın.) “Kırılgan, çocuksu, şairane” bir bireyci sayar seni pek çok eleştirmen. Ama köşe yazılarında hiç de bireyci ya da kırılgan değilsin. İnandığın dünya görüşü için her şeyi göze alışını unutmadık. Bu yüzden epey yargılandın.
1983’te hapisteydin. Değişik bir uygulamayla, üç ay gecelerini hapishanede geçirdin. Altmışındaydın. Aradığımda hiçbir not bulamadım internette. Bir kanıt kitabın var yalnız: Ey Gece Kapılarını Üstüme Kapat. Ahmet Muhip Dranas’ın bir dizesini bu kitabına ad olarak seçmişsin. Bana kalsa bu tür bir uygulama da başka bir yıpratıcılık taşıyor: “Bir gün bir yaşlı adam sordu: ‘İçerde bir yakınınız var mı?​’ İçeride pek çok yakını vardı. Her kapatılmış kişi, yakınıydı.” Öykünde her aydının temel hesaplaşması da vardır: “Girecek o dar yere. Sabahlar geceler boyu dirençle bekleyecek (...) Ben istiyorum oraya girmeyi diyor, içinden bir ses. İnsanlar var, acılar var, sen de insansan o acıların birazını da sen duy...”
Gencecik insanların, delikanlılığa ulaşamamış çocukların idam edildiği, işkencelerin tutuklanmış gencecik insanlar yanında yaşlı başlı yazarlara uygulandığı günlerde bize verilen hapis cezalarından yakınmaktan, bunu not etmekten kendi acılarımızdan elbet utanacaktık. Bu aydın olmaktı (belki.) Aydın olmayı denemelerinden birinde ne güzel anlatmıştın: “‘Aydın olarak görevim düşünmektir. Hiçbir engel tanımadan, tehlike karşısında bile kendime bir sınır koymadan, koydurtmadan düşünmek.’ Sartre böyle yazmış. Aydın denen, aydın bilinen kişinin kendine ilke edinmesi gereken bir söz; engel tanımadan, sınır koymadan, koydurtmadan düşünmek... Aydın olmak bu ilkeyi benimsemek, eylemle düşünceyi kaynaştıran bir kişi olmak demektir.”
Sevgili Oktay Akbal, Batık Bir Gemi’de bence hepimizin yaşlılığını özetlersin: “Bu bir özyaşamöyküsü mü? Yoksa sana yazılan uzun mu uzun bir mektup mu? (...) hayal yok, düş yok, uydurma yok; yaşlı bir adamın, ama gençmiş gibi seven bir adamın, belki de yakın bir ölüm yolcusunun sevdiğine seslenişi! (...) Ben ne süslenmiş bir gemiyim, ne de mutlu yolculuklara inanıyorum. Ben yalnızca seni istiyorum. Ne kadar yaşam payım kalmışsa seninle geçirmek; seninle konuşmak, seninle sevişmek, seninle yaşamak...”
Ama ölüm hep aklındadır:
“Bilinmez ki, bilinemez ki, siz tam yaşam sevincine kendinizi kaptırmışken: mutluluğa, aşka, gelecek güzel günlere inanmaya başlamışken; bir anda her şey tepetaklak oluverir. Şairin dediği gibi; ‘birdenbire tepelerden bir kurşun’ düşüverir. Artık ne batık, ne de süslü gemi kalır! Ne de siz!”
Sevgili Akbal, dilerim “tepelerden gelecek kurşun” geciksin, güzel günlere hep birlikte ulaşalım.

Evrensel'i Takip Et