Şey
Diyarbakır’da heykel görüntüsü altında ahlak dışı bir gösterinin sergilenmesi ve alay konusu olmalarının ardından apar topar kaldırılmaları hakkında da iki çift laf etmeden geçmeyelim.

Fotoğraf: MA
Burhan KUM
Bu bir sanat eleştirisi değil çünkü ortada bir sanat eseri yok. Yok olmasının ötesinde hiç görmediğim ‘şey’ler üzerine yazmanın da pek ahlaki olmadığı düşünülebilir. Fakat Diyarbakır’da heykel görüntüsü altında ahlak dışı bir gösterinin sergilenmesi ve alay konusu olmalarının ardından apar topar kaldırılmaları hakkında da iki çift laf etmeden geçmeyelim. Tam da ağızlarından düşürmedikleri ‘milletin iradesi’ni gasbeden tepeden inmeci anlayışa yakışan eline yüzüne bulaştırma hali.
Diyarbakır’da kayyum tarafından ısmarlanıp havaalanı yolundaki bir yonca kavşağa yerleştirilen şeyler, anlaşıldığı kadarıyla şehre hava yolu ile gelen misafirlere şehrin kültürü ve tarihi üzeriden “Hoş geldiniz” deme amacı gütmekteydi. Ne var ki bu şeyleri ısmarlayan şahıs emirle atandığı şehrin kültürü hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı gibi ‘beyefendi’nin herhangi bir kültürel birikimi olmadığı da aşikar. Tarih bilgisine ise az sonra geleceğiz.
Bir an için kavşağa yerleştirilen şeylerin birer heykel oldukları varsayımıyla devletin heykel sanatıyla ilişkisi üzerine düşünelim. Bu topraklarda devletin ısmarladığı ilk heykel 1872’de İngiliz Heykeltıraş Charles Fuller’e yaptırılan at üzerinde Sultan Abdülaziz’in bronz heykelidir. Din adamlarının korkusundan halka açık alanda sergilenemeyen bu heykel o gün bu gündür Beylerbeyi sarayında tutsaktır. Cumhuriyetle birlikte heykel bir tarih yazımı aracı olarak kamusal alana taşınmış, yüksek mermer kaideler üzerinde bronzdan, kimi zaman boy (Sarayburnu heykeli, 1926) kimi zaman da at üzerinde (Ulus heykeli, 1927) duruşuyla halka sonsuza dek süreceği hayal edilen bir varoluşun hatırlanması istenmiştir. Tarihin geçmişi unutturmak niyetiyle yazılması bir yana, Milli Şef heykelleri muhayyel bir güçlü anı, muhayyel bir sonsuza dek ‘dondurma’ amacı taşıdığı için sorunludur.
Ancak heykel sanatının bu topraklarda sivilleştiği modern zamanlarda da sorunsuz olduğu söylenemez. İster figüratif isterse soyut olsun, kamusal alandaki sanatsal kaygılar taşıyan sivil heykeller de “Halkın örf ve adetlerine ters düştüğü” gerekçesiyle kırıldı ya da
-bronz ise- hurdacıya satılmadı mı? Bu bilinçle olsa gerek şimdilerde yapılanlar, temsil ettiği şey olmadıkları gibi kalıcılık amacında da değiller. Heykel olma iddiası güden şeyler artık polyesterden yapılmaktadır: ucuz, içi boş, sentetik, dayanıksız. Kayyumun, bu tercihinde şeylerin de ilk seçimde kendisiyle birlikte gideceği bilincinin etkili olduğunu kabul edebiliriz. Ancak bu kez şeylerin gidişi beklenenden çok daha hızlı oldu.
Yüzlerce koruma himayesinde çalışan, atanmış olmanın hicabıyla şehrin insanlarıyla yüz yüze gelmekten korkan Diyarbakır’ın ‘belediye reisi’nin şehrin kültüründen bihaber olması anlaşılabilir. Ancak güvenlik çemberi altındaki makam odasında şehrin karanlık tarihini araştırabilir, şehrin belleğinde derin izler bırakmış kişiler hakkında bilgi edinebilirdi. Kendisinin de bir gün gideceği kesin olan kayyuma önerim şu: Öncelikle 5. No’lu Cezaevini belediye binasına dönüştürsün. Ardından da kendisinin şu anda bulunduğu yerde bulunabilmesi için kırk yıl önce insanlık dışı gayretler göstermiş, katil yaratık Esat Oktay Yıldıran’ı hatırlasın. Bu hatıraya atıfla yeni belediye binasının önüne Esat Oktay Yıldıran ve köpeği Co’nun polyester şeyini diktirmesi uygun olur. Şehrin kültürüyle bütünleşemedi ama bu yolla en azından şehrin tarihine eklemlenebildiğini gösterir. Kendisine ve temsil ettiği ideolojiye yakışan budur.
Evrensel'i Takip Et