31 Ocak 2022 23:55

Pablo Miranda: Latin Amerika’da tek gerçek alternatif hâlâ sosyal devrimdir

“Latin Amerika’da emekçilerin sorunları çözülmedi. Bağımlılık sorunu çözülmedi. Bunları çözebilecek olan alternatif hâlâ ve sadece bir sosyal devrimdir”

Pablo Miranda: Latin Amerika’da tek gerçek alternatif hâlâ sosyal devrimdir

Arşiv | Fotoğraf: Jonatan Rosas/AA

Elif GÖRGÜ

Latin Amerika, her yüzyılda birkaç kere, kendisine en uzak noktaları heyecanlandıracak gelişmelerin yaşandığı bir kıta. Çok kaba bir özetle, son yirmi beş yılın gündeminde de Hugo Chavez’le başlayan 21. yüzyıl sosyalizmi tartışmaları ve iktidarları, sağın yeniden bazı ülkelerde iktidara gelmesi ve bugün Peru, Honduras, Şili’deki son seçimlerle bu kez “ilerici” denilen hükümetlerin seçim zaferleri var.

Her ne kadar artık bu yeni hükümetler herhangi bir tür sosyalizm iddiasını dile getirmeseler de işçilerin, emekçilerin ve halk kitlelerin mücadelesini ilerletme imkanı sağlayabilecek gelişmeler yaşandığı bir gerçek.

1964 yılında kurulmuş Ekvador Marksist Leninist Komünist Partisinin Genel Sekreteri olan ve yarım yüzyılı aşkın süredir devrimci mücadele içinde yer alan Pablo Miranda ile, bugünden geriye giderek kıtanın son yirmi beş yılının bir değerlendirmesini yaptık.

Miranda, bir yandan Peru ve Şili gibi ülkelerdeki gelişmeleri olumlu karşılarken bir yandan da üretim ilişkilerinde reformist bir değişikliği dahi zorlamadıkları için temelde bir değişim yaratmakta başarısız olan iktidar deneyimlerinden çıkarılacak derslerin altını çizdi. “Latin Amerika’da emekçilerin sorunları çözülmedi. Bağımlılık sorunu çözülmedi. Bunları çözebilecek olan alternatif hâlâ ve sadece bir sosyal devrimdir” dedi.

PANDEMİ EMEKÇİLER İÇİN KRİZİ ŞİDDETLENDİRDİ

Pandeminin iki yılının ardından Latin Amerika ülkelerindeki son siyasi ve ekonomik durum nedir? Neler yaşandı bu süreçte, değişenler ve değişmeyenler ne oldu?

Latin Amerika sürekli sosyal ve siyasi devrimlerin yaşandığı bir alt kıta. Pandemi sırasında ve sonrasında değişimler yaşandı. Bir yandan sermayenin egemenliği onaylandı. Emperyalist hegemonya yerleşmeye devam etti ve birincil olarak Kuzey Amerikalı tekeller tarafından temsil ediliyor ancak Çin sermayesinin de hem politikada hem de yatırımlarda önemli bir ağırlığı mevcut, Latin Amerika’da yerleşmeye çalışıyor. Emekçi sınıfların durumu ise daha da keskinleşmiş durumda. Pandemiye eşlik eden kriz, emekçiler için koşulları şiddetlendirdi. Milyonlarca emekçi sokağa atıldı. Bazıları direkt ve kesin olarak, bazıları ise sözde geçici olarak ve güvenlik önlemleri gerekçesiyle… Satın alma gücü düştü, hayat pahalılığı yükseldi, sağlık sorunlarıyla baş etme konusunda zorluklar arttı. Pandeminin kurbanlarının çoğu kent ve kır emekçileri oldu.

Pandemi, Latin Amerika’daki sağlık sistemlerinin tamamen harabe olduklarını gösterdi. Çoğunluğu özel şirketlerin elinde, devletlerin sağlıktaki kapasiteleri çok düşük ve pandemi bunu açıkça göstermiş oldu.

Pandeminin son döneminde önemli unsurlar ortaya çıktı. Bazı ülkelerde seçimler yapıldı. Peru’da örneğin alternatif programı olan bir hükümet iktidara geldi. Bir öğretmen, bir sendika lideri olan Pedro Castillo seçimlere katıldı ve ilk turda yüzde 18 oy oranına ulaştı. İkinci turda aşırı sağın temsilcisi olan Keiko Fujimoro ile karşı karşıya geldi. Bu seçim muharebesinde Peru’daki geleneksel siyasetler yenilgiye uğratıldılar. Peru halkının bu süreçten beklentileri var, yeni devlet başkanı Pedro Castillo’nun geçmişte olanlardan farklı şeyler yapabileceğini umuyorlar. Ancak Peru’da ve Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde düzenin yapıları hâlâ sağlam, kapitalist sistem hâlâ ve tamamen yürürlükte. Kurumlar, yasalar vs. hepsi, kapitalist emperyalist sisteme bağlı. Peru’da neler olabilir? Bizce halkın lehine bazı demokratik adımlar atılabilir. Halk kesimleri açısından bu yönde bir umut ve beklenti mevcut. Fakat, oligarşinin hükümetleri evcilleştirme, sistemin ağlarıyla yakalama eski yöntemi de hâlâ mevcut. Pedro Castillo hükümeti bir alternetif, ya Peru oligarşisi bu hükümeti asimile edecek ya da hükümet oligarşiyle çatışarak emekçilerin çıkarları doğrultusunda alan açacak.

Pablo Miranda

Pablo Miranda | Fotoğraf: Elif Görgü/Evrensel

Şili seçimleri de öne çıktı bu arada…

Şili'deki genel seçimlerde, seçilen Cumhurbaşkanı Gabriel Boric, neoliberal ve aşırı gerici adayı ezici bir çoğunlukla mağlup etti. Bu zafer, Ekim 2019'daki toplumsal patlamanın, anayasa referandumunun zaferinin ve Kurucu Meclisin oluşumunun sonucuydu. Sokaklarda ve siyasi mücadelede, yerli Mapuche halkı da Şili’de aktif ve gelişen bir kahraman olarak ortaya çıktı.

Seçimlerde, neoliberalizmin politikaları ve Pinochet’nin politikalarıyla uzun bir siyasi çatışma doruk noktasına ulaştı. Şili’de, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve uluslararası tekellerin, emperyalizmin çıkarlarına dokunmadan, kapitalist sistem sınırları içinde siyasette ve sosyal alanda değişiklikleri zorlayacak bir alternatif bir hükümet ortaya çıktı.

Biz proleter devrimciler, kapitalizme ve emperyalizme muhalefet eden toplumsal ve politik güçlerle birlikte bir değişimden yanayız, ama aynı zamanda bu harekette, halk iktidarı ve sosyalizm mücadelesini, emperyalizmi ve onun ülkemizdeki hizmetkarlarını devirme mücadelesini savunuyoruz.

Proletaryanın devrimci siyasetinin, onun geçerliliğinin ve ilerlemesinin anahtarı, işçi sınıfının ve halkların yaşam ve mücadelesinde; onların ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda ve burjuva hükümetlerin baskı ve demagojisine karşı mücadelede ve bu mücadelelerin iktidar mücadelesine dönüşmesi için örgütleyici ve önder koşullarında dahil olmasında yatar.

"21. YÜZYIL SOSYALİZMİ" HÜKÜMETLERİ BAŞARISIZLIĞA UĞRADI

Latin Amerika’da seçimler aracılığıyla önceki yıllarda da benzer hükümetler iktidara geldi. Hugo Chavez’in 1998’de Venezuela’da iktidara gelmesiyle başlayan ve çeşitli ülkelerde de yayılan bir alternatif hükümetler dönemi yaşandı. Sonra bazı ülkelerde sağ yeniden iktidar oldu. Bazıları hala iktidar ama vaatlerini yerine getirmedi. 20 yılı aşkındır devam eden bu siyasi süreci nasıl değerlendiriyorsunuz ve bundan sonrası için öngörünüz nedir?

Kendilerini alternatif olarak adlandıran bu hükümetler, 21. Yüzyıl Sosyalizminin devrimci hükümetleri oldukları iddiasındalardı; ulusal ve toplumsal bir yenilenmenin yeni bir yolu olduklarını, 20. Yüzyıl Sosyalizmi diye adlandırdıkları sosyalizme bir yanıt olduklarını söylüyorlardı. Proletarya diktatörlüğü olmadan devrimin yapılabileceğini savunuyorlardı, oyların devriminden sıkça bahsediyorlardı. Gerçekte ise bu hükümetler burjuva hükümetlerin bir biçimiydi. Bazı reformlar yaptılar, ekonomik kaynaklardaki bolluğun ve 21. yüzyılın ilk on yılındaki hammadde fiyatlarının yüksekliğinin izin verdiği sosyal yardım politikalarını hayata geçirdiler. Bazıları yeniden seçildi ancak halkın sorunlarına gerçek çözümler bulma iddiaları konusunda tam olarak başarısız oldular. Emekçi kitlelerin temel sorunlarını çözmediler. Ücretli emek sömürüsü devam etti. Ülkeleri uluslararası tekellere bağımlı olmaya devam etti. Değişiklikler de oldu tabii. Bazıları önemli değişikliklerdi. Bu hükümetlerin iktidarında Çin sermayesinin ve politikalarının sürece katılımı aktif oldu. Yine de esas olarak Kuzey Amerika (ABD) emperyalizmi, Latin Amerika’nın tüm ülkelerinde hâlâ en etkili emperyalist güçtür. Venezuela ve Küba’yı belki istisna olarak görebiliriz. Diğer ülkelerde ise Yankiler (ABD) etkilerini sürdürmektedir.

Bu hükümetlerin sosyal başarısızlığı seçimlere de yansıdı. Seçimlerde de yenilgiye uğradılar. Sol ve halk güçleri tarafından değil, geleneksel burjuvazinin neoliberal programları tarafından yenilgiye uğratıldılar. Bu ülkelerde neoliberalizmin yeni bir aşaması başladı. Arjantin, Brezilya, bir dönem Bolivya’da neoliberalizm, işçilerin ve halkların içinde bulunduğu kriz durumunu ağırlaştırarak politikalarını tamamen onarmaya çalıştı. Arjantin’deki kriz örneğin oldukça derindi, bir benzeri Brezilya’da yaşanıyor. Bolivya’da kısa süreli Añez hükümeti neoliberal reformlarla ülkenin ekonomisini bozdu. Neoliberalizmin bu yeni baskısına yanıt olarak bazılarının adlandırdığı biçimde yeni bir “ilerici hükümetler aşaması”ndan bahsediliyor.

Brezilya’da da örneğin eski devlet başkanı Lula’nın yeniden seçileceği söyleniyor…

Arjantin’de Peronist hükümet iktidarı kazanmıştı ancak kriz bir kez daha derinleşmiş durumda. Ne ilericiler ne de neoliberaller Arjantin’de krizi çözemiyor ve emekçilerin sorunlarına çözüm bulamıyor. Brezilya’da faşist bir hükümet olan Bolsonaro hükümeti politikalarını özellikle işçi sınıfının direnişi ve mücadelesi nedeniyle tam olarak hayata geçiremedi. Önümüzdeki seçimler için ilericiliği ve İşçi Partisini (PT) temsil eden Lula’nın geçmişi geri getirme iddiasındaki adaylığının kazanma ihtimali var. Ancak durum değişmeyecek. Geçmişin ilericiliği, neoliberalizm ve şimdi yeniden ilericilik… İşçiler hâlâ ücretli köleler olarak sömürülüyorlar, halklar hâlâ eziliyor, ülkelerin kaynakları hâlâ yağmalanıyor. Gerçekte Latin Amerika’da hiçbir şey esasen değişmedi.

TEK ALTERNATİF HÂLÂ VE SADECE SOSYAL DEVRİM

Aynı siyasi kesimler artık sosyalizmden de pek bahsetmiyorlar…

Evet bu çok ilginç, tüm devrimci oldukları iddiasındaki bu partiler, Bolivarcı Devrim, Yurttaş Devrimi, And Devrimi yaptıkları iddiasındaki hükümetler 21. Yüzyıl Sosyalizminin destekçileriydiler. 21. Yüzyıl Sosyalizmi, onlara göre, sosyalizmde bir yenilenmeydi. Bugün, iktidarlarının ve yenilgilerinin ardından, kendilerini aslında her zaman oldukları şeyle, ilericilikle adlandırılıyorlar. Reformist dahi değiller artık. Hiçbir ülkede önemli reformları dahi gerçekleştirmediler. Sosyal yardım önlemleri aldılar, demokratik önlemler hayata geçirdiler ancak ülkelerinde, kapitalist sistem içinde dahi yapısal bir reform hayata geçirmediler. Bugün devrimci ya da reformist değil, Avrupa’da kendini demokratik sosyalist olarak adlandıran önceki yüzyılın sosyal demokratlarına benzeyen ilerici hükümetlerden bahsedebiliyoruz.

Sonuç olarak Latin Amerika’da emekçilerin sorunları çözülmedi. Bağımlılık sorunu çözülmedi. Bunları çözebilecek olan alternatif hâlâ ve sadece bir sosyal devrimdir.

 Ancak açıktır ki Latin Amerika’da proleter devrimci oluşumlar, Marksist Leninistler olarak hâlâ azız…

Tüm da bunu sormak istiyordum. Marksist Leninist partiler, demokratik alanın göreceli olarak genişlediği dönemlerden neden yeteri kadar faydalanamadılar ve Latin Amerika işçi ve emekçileri için daha güçlü bir alternatifi hayata geçiremediler?

Bu çok önemli bir soru. Latin Amerika’daki proleter devrimcilerin politikası işçi ve emekçilerin acil ve orta vadeli çıkarlarının savunulmasından başladı. Onları güçlüce savundu. Sendikal harekete, köylü mücadelesine katıldı. Gençliğin mücadelesinin önemli bir parçasına öncülük etti. Sokaklarda oldu. Fakat mücadelesi sosyal mücadeleyle, acil taleplerle sınırlandı, politik mücadelede ilerlemeye çalıştığında, mücadele sokakta ya da seçimlerde siyasi biçimler aldığında bu, oldukça sınırlı kaldı. Böylece işçiler ve gençliğin önemli bir bölümü düşmanlarına, burjuvazinin siyasi partilerine oy vermeye devam etti. Proleter devrimcilerin emekçi ve gençlik yığınlarında etkili olma kapasitesi sınırlı kaldı. Öte yandan devrimciler olarak iktidarı seçimler aracılığıyla ele geçiremeyeceğimizi biliyoruz, ancak seçimlere katılmamanın da bu alanı burjuvaziye terk etmek anlamına geleceğini de biliyoruz. PCMLE’nin Ekvador’daki seçim deneyimine biraz değinmek istiyorum. Parti olarak ülkedeki seçimlere bazı eksikliklerle de olsa bazı kazanımlar elde ettik. Son yıllarda, Correizm’e (Rafael Correa hükümetleri çizgisi) karşı mücadelede seçmen desteğimiz önemli oranda düştü ve bunu henüz tam olarak geri kazanabilmiş değiliz. Correizm, hem siyasi hem de sendikal alanda bizi ilk hedefi olarak seçti ve bize önemli darbeler vurdu. Ancak yine de yerli hareketiyle birlikte, neoliberallerin ve sosyaldemokratların önermelerinden farklı; bir halk alternatifi, sol bir alternatif oluşturabildik.

Son seçim sürecinde de önemli sonuçlar elde edebildik. Adayımız bir yerli olan Yaku Perez’di ve ilk turda ikinci olmayı ve ikinci tura kalmayı başarmıştı. Ancak seçim mahkemesi bu pozisyonu Perez’den alarak bugün devlet başkanı olan adaya verdi.

Devrimciler olarak burjuvazinin kötünün iyisini desteklenmeye zorlanmaktan kurtulmamız gerekiyor. Kendi alternatifimizi, işçilerin alternatifini inşa etmeliyiz. Sadece proleterlerin değil; emekçilerin, halkların ve solun reformist olmayan bazı örgütlerinin de burada birleştirilmesi gerekiyor.

Ekvador’daki son seçimlerde, özellikle Avrupa solu ve basınının bir kısmı, Rafael Correa’yı ve adayını destekledi ve Yaku Perez’i ABD tarafından desteklenmekle suçladı...

Açıkçası onlara sol basın denebilir mi bilmiyorum. Belki sosyal demokrat ve reformist fikirlerin basını diyebiliriz. Correa, Evo Morales ya da Nicolas Maduro solun temsilcileri olarak kabul ediliyorlar ve onlara bu şekilde değer atfediliyor ve böyle propaganda ediliyorlar. Correa bugün Avrupa’nın bazı bölgelerinde popüler bir konferans katılımcısı, buralarda neoliberalizme muhalefetini ilan ediyor ancak Ekvador’da otoriter, sendika karşıtı, sol karşıtı bir hükümetin temsilcisiydi; yolsuz bir hükümetin temsilcisiydi. Yine de politikalarına bir sosyal taban kazanmayı başardı. Klientalizmi kullandı ancak kendisine eşlik eden bir sosyal tabanı da vardı.

Kendini sol olarak adlandıran uluslararası basının Yaku Perez’i ABD’nin dostu olarak aktardığını söyledin. Bu ise tam bir dezenformasyondur. Yaku Perez işçilerin, yerli halkların, solun adayıydı. Kendisi köylü haklarını ve ulusal hakları eski bir mücadelecidir. Yerli halkların örgütü, mücadeleci ve sol bir örgüt olan CONAIE, Halk Birliği (UP) partisi tarafından desteklenmiştir.

Rafael Correa’nın ise bizzat kendisi antiemparyalist ya da antikapitalist olmadığını söylemiştir.

HÜKÜMET DEĞİŞİKLİĞİ İKTİDARDAKİ SINIFIN DEĞİŞMESİ ANLAMINA GELMİYOR

Güncel küresel siyasal gelişmelerin Latin Amerika’ya yansımaları nasıl oluyor?

Günümüz dünyası çok uluslararasılaşmış durumda. Her bir ülkede, bölgedeki gelişmelerin diğerleri için de etkisi oluyor. Tabi ki özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerdeki, emperyalist ülkelerdeki gelişmelerin bağımlı ülkeler üzerinde açık etkileri oluyor. Örneğin Biden’ın zaferinin ardından olanlar… Latin Amerika’daki kimi siyasi çevreler bunu olumlu karşıladılar. Trump’ın otoriter, popülist, antikomünist hükümetinin yerini yeni ve farklı bir yönetimin iddia ettiler. Gerçekte olan ise emperyalist politikalarda bir esneklik yaşanması. Yapısal olarak hiçbir şey değişmedi. Ancak politik eylem açısından kullanılabilecek bazı dikkat çekici değişiklikler de oldu. Bu Tüm Latin Amerika ülkelerinde belirgin durumdadır.

Ancak demokrasinin genişlemesi, işçi haklarının gelişmesi ihtimali açısından baktığımızda durum belirsiz. Örneğin Arjantin’de emekçiler Trump hükümetiyle ne kaybettiler ve Biden hükümetiyle ne kazanacaklar… Temel olan Arjantin’de burjuvazinin nasıl politika yürüteceği, ekonomik ve sosyal politikaları… Arjantin bugün ilerici bir hükümet tarafından yönetiliyor ancak emekçiler yine sokaktalar ve krizi protesto ediyorlar, işsizliği protesto ediyor. Yani basitçe söylemek gerekirse hükümet değişikliği iktidardaki sınıfın değişmesi anlamına gelmiyor. Fark bu hükümetlerde işçilerin mücadelelerini ilerletmeleri için biraz daha fazla imkana sahip olmaları.

ÇİN VE ABD SERMAYELERİ LATİN AMERİKA’DA DA REKABET İÇİNDE

Emperyalist çelişkilerin derinleşmesi, bugün de yükseldiği görülen emperyalist gerilimler kıtayı nasıl etkiliyor?

Çin sermayesi Latin Amerika’yı ele geçiriyor. ABD sermayesi, ki daha önce de belirttiğim gibi hâlâ baskın olandır, ancak iktidarda kim olduğundan bağımsız Çin sermayesi etkisini artırıyor.

Latin Amerika ülkelerinin çoğunluğu mali sorunlar yaşıyor. Bu da şirketlerle sözleşme yapmalarını zorlaştırıyor. Burada Çinli borçverenler ortaya çıkıyor. Onlar müdahaleye hazırlar ancak kısa vadeli çıkarlarına bakıyorlar. Bazı durumlarda Çinlilerin Kuzey Amerikalılardan ya da Avrupalılardan daha tefeci olduklarını söylemek mümkün. Ancak, hükümetlerin paraya ihtiyaçları olduğu için Çinlilere gidiyorlar. Çin sermayesinin doğrudan yatırımları madencilik ve petrol sektöründe oluyor. Ekvador’da da böyle. Kuzey Amerika sermayedarları ise endüstriyel ve ticari yatırımlar yapıyorlar. Örneğin Ekvador Çin’e çok borcu olmasına rağmen birinci ticari partneri hâlâ ABD.

Bir çatışma olduğu gerçek. Çin ve ABD sermayeleri arasından rekabet siyasete de yansıyor. Ekvador’un önceki Lenin Moreno hükümeti, örneğin, ideolojik gerekçelerle Rusya ve Çin’den aşı almayı reddetti. Şu anki Guillermo Lasso hükümeti Çin ve Rusya’dan aşı alımını başlattı. Ülkelerimizdeki burjuvazi her zaman olduğu gibi pragmatik. İki efendi fırsatı var, Yankiler ya da Çinliler. Gerektiğinde birinden ya da diğerinden talepte bulunuyorlar.

ABD emperyalizminin Latin Amerika’da odaklandığı özellikle iki ülke var. Biri Venezuela diğeri de Küba. Bugün açısından bu iki ülkedeki durumu nasıl görüyorsunuz?

Küba ve Küba halkı geçmişe büyük sempati kazandı. Devrimci solun formasyonu açısından büyük etkisi oldu, bu etki Küba’yı yöneten siyasi partinin giderek daha da pragmatistleşmesi nedeniyle azalıyor. Bugün artık Küba devrimciler için bir referans değil. Küba’ya yönelik ABD müdahalesinde Latin Amerika halklarının gösterdiği dayanışma, halka yöneliktir ve Yankilere karşı bir dayanışmadır, Küba hükümetine bir destek değildir. Ancak, gericilik Küba’yı bir yıkım aracı olarak kullanmaya devam ediyor.

Venezuela’da ise durum biraz daha net. Chavez hükümetiyle Venezuela radikal bir sürece girdi. Dikkat çekici önlemler alındı. Bazı şirketler kamulaştırıldı. Bunların arasında Kuzey Amerika şirketleri de vardı. Fakat temelde sermayeye dokunulmadı. Kuzey Amerika sermayesine dahi önemli bir boyutta dokunulmadı. Çin ve Rus sermayesinin ülkeye girişi sağlandı. Bugün ülke çok ciddi bir kriz içinde ve bunun birinci mağdurları işçiler, halklar. Ülkede siyasi kriz yaşanıyor, ayrıca gıda, ilaç sıkıntısı yaşanıyor.

Venezuela’da yaşananlar devrim olarak, sosyalizm olarak gösterilmeye çalışıldı. Latin Amerika’nın antikomistleri “Venezuela gibi olmak istemiyoruz” diyorlar. Seçim kampanyalarında da bunu slogan olarak kullanıyorlar. Halbuki Venezuela’da olan 21. Yüzyıl Sosyalizmi denilen şeyin başarısızlığa uğramasıdır.

Venezuela’daki krizde burjuvazinin ve ABD emperyalizminin ekonomik müdahalesinin de etkisi yok mu?

Venezuela’nın yaşadığı ekonomik krizden birinci derecede sorumlu olan Venezuela’nın siyasi yönetimidir. Fakat Venezuela burjuvazisinin sabotajlarının, Kuzey Amerika emperyalizminin blokajının da sonuçları olmuştur. Ancak Maduro’nun Venezuela’da yaşananların tüm sorumluluğunun Amerikan emperyalizmin olduğu iddiası doğru değildir. Aynı şekilde Yankilerin de Venezuela’da tüm yaşananlardan Maduro’nun sorumlu olduğu söylemi de yanlıştır. Gerçekte olan, çok uluslu tekeller ve Venezuela hükümetinin krizle mücadele etmedeki beceriksizliği ve suç ortaklığıdır…

Venezuela, aslında Latin Amerika’nın en zengin ülkelerinden biri. Fakat asla ülke içinde üretim yapmayan, domatese kadar her şeyi dışarıdan satın alan da bir ülke. Chavez geldiğinde içeride üretimi artıracağını söyledi. Bunu yapmadı. Venezuela gıda ithalatı yapan bir ülkeyken önemli oranda üretimi artırabilirdi ancak bu yapılmadı. Dünyanın sanırım ikinci petrol üreticisi ancak yakıt üretmiyor. Latin Amerika’daki en geniş demir rezervlerine sahip ülkelerden biri olmasına rağmen bunu yeteri kadar çıkarmıyor. Bunda blokajın etkisi olduğu kadar Maduro hükümetinin amaçsızlığının da etkisi var.

Evrensel'i Takip Et