11 Nisan 2022 01:11
/
Güncelleme: 12 Nisan 2022 16:52

Suriye ile Tunus’taki gelişmeler ve ideolojik mücadele

Türkiye yönetimi, Suriye’de kontrolü altındaki muhalefeti yeniden dizayn etme adımları ve Tunus’ta Kays Said rejiminin attığı adımlarla ilgili yaptığı açıklamayla yine Arap basınının gündemindeydi.

Suriye ile Tunus’taki gelişmeler ve ideolojik mücadele

Fotoğraf: AA | Kolaj: Evrensel

Türkiye yönetimi, Suriye’de kontrolü altındaki muhalefeti yeniden dizayn etme adımları ve Tunus’ta Kays Said rejiminin attığı adımlarla ilgili yaptığı açıklamayla yine Arap basınının gündemindeydi. Son dönemlerde bir yandan Körfez ülkeleri, Mısır ve İsrail’le kopan ilişkileri yeniden tamir etmek için ardı ardına geri adımlar atar ve İhvan’la (Müslüman Kardeşler) arasına mesafe koyarken, diğer yandan Tunus ve Suriye örneklerinde olduğu gibi İhvancı hareketlere sahip çıkmaya devam ediyor. Birbirine karşıt yaklaşımlarmış gibi duran bu eylemler, aslında aynı sınıfa hizmet eden politikalar.

Önce temel bir noktayı hatırlayalım; Marksizm burjuvaziyle mücadelenin üç ana alanda verilmesinin olmazsa olmaz olduğuna özel bir vurgu yapar; ekonomik, siyasi ve ideolojik. Gerçekten de bugün burjuvaziye karşı siyasal, ekonomik ve ideolojik mücadele; yakın tarihte olmadığı kadar elzem bir boyutta. Söz konusu dış politika olduğunda egemen sınıf uyguladığı dış politikayı “Bütün ülkenin çıkarına olan bir politika” olarak tanımlayarak emekçilerin onayı alınmak istemektedir. Lakin yakın geçmişte uygulanan dış politikaya ve özellikle Ortadoğu’daki yansımalarına bakıldığında emekçilerin çıkarı bakımından tek bir nokta bulunmamaktadır.

Burjuvazi sınıf olarak çıkarlarını savunan politikaları oluştururken pragmatizmi; yani her şeyi kendi çıkarı için kullanmanın yanı sıra, tarihsel olarak aldığı sömürgeci mirası da politikasının bir unsuru haline getirir. Aslında ülkemizin dış politikasında son dönemde yaşadığımız bu yaklaşımın bir özeti.  Erdoğan iktidarına ya da ülkede hakim olan sınıfın son dönemdeki yönelimlerine bir bakalım. Dış politikada iki ana unsur olduğunu söylersek yanlış olmaz. Birincisi Ortadoğu’da halk hareketlerinin ortaya çıktığı 2010 yılından sonra Neoosmanlıcılık olarak tanımlanan ve İslamcı İhvan akımının desteklenerek nüfuz alanının genişletilmesini hedef alan hakim politika. Bu vakanın, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde olan ülkelerde siyasal İslamcı rejimler kurarak sömürgeleştirilmeleri için kullanılması.

İkincisi ise bu politikanın kullanışlı olmadığı noktalarda geçmişte söylenen her şeyin reddedilerek maddi çıkarlar üzerine kurulan yeni ilişkilerin inşa edilmeye çalışılması. İki yaklaşım da ne Türkiye ne de Ortadoğu halklarının çıkarına. Bu iki yönelim de hakim sınıfın sömürgeci arzularını ifşa ederken, halklar maddi ve manevi kayıplarla bu politikaların kurbanı oluyor.

TUNUS’TA ESKİYE DÖNÜŞ

AKP iktidarı ya da tek adam rejimi döneminde iki yaklaşımında billurlaşan örneklerini gördük. Diktatörlük rejimlerini devirmek isteyen halk hareketinin ortaya çıktığı bütün Arap ülkelerinde, siyasalından radikaline bütün İslamcı hareketlerin baş destekçisi olundu. Bu yaklaşımı özellikle Mısır, Tunus ve Suriye politikasında görmek mümkün. Bu yaklaşım geçmişte kalmış da değil. Tunus’ta Cumhurbaşkanı Kays Said’in parlamentoyu feshetmesine ve bazı parlamenterlere idam cezası talep edilmesine yönelik açıklama bu politikanın bir devamı niteliğinde. Şüphesiz ki Kays Said’in, ordunun ve bazı kurumların desteğiyle meclisi lağvetmesi ve tek karar alıcı olarak kendini ilan etmesi bir darbedir. Lakin Türkiye yönetimi, darbe karşıtlığı değil, tamamen İslamcı yönetimlere destek vererek Osmanlı dönemindeki nüfuz alanlarını yeniden kazanmak yönündeki yönelimi nedeniyle bunu yapmaktadır.

Ortadoğu’da Türkiye uzmanı olarak tanınan Lübnanlı Akademisyen Muhammed Nureddin, al Ahbar gazetesindeki makalesinde, Türk dış politikasının son dönemde izlediği yoldan sapan bazı gelişmeler yaşandığını yazdı. Nureddin, son süreçte ilişkileri yeniden kurmak adına Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinin Suudi Arabistan’a devredildiğini, Erdoğan’ın Filistin direnişinin intihar eylemlerini  “terörist ve menfur” olarak nitelendirdiğini, Salih Mutlu Şen’in Kahire’ye büyükelçi olarak atandığını hatırlatarak bu gelişmelerin daha önce uygulanan dış politikadan bir “geri adım” olarak nitelendirdi. Ancak aynı Erdoğan’ın, Tunus için gösterdiği tepkinin daha önce Mısır ve Suriye’de vazgeçilen politikayı hatırlattığı yorumunda bulundu.

Türk dış politikasının Suriye’deki uygulamalarıyla ilgili diğer bir değerlendirme aynı gazeteden Ala Halabi tarafından kaleme alındı. Halebi, “Hedefler konusunda Türk-Katar anlaşmazlığı: Ankara muhalefeti yeniden yapılandırıyor” başlıklı makalesinde geçtiğimiz temmuz ayında Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) başkanlığına getirilen Salim el Muslat’ın görevinden alındığını hatırlattı.. Bu yapılandırma sürecinde Ankara ve Doha’nın farklı grupları desteklemesi nedeniyle karşı karşıya geldiğini belirtti.

LÜBNAN VE ÜRDÜN’DEKİ GELİŞMELER

Rai al Youm gazetesi, Lübnan Enformasyon Bakanı George Kardahi’nin Yemen savaşına yönelik açıklamaları nedeniyle beş ay sonra çekilen büyükelçilerin yeniden dönmesini, Suudi Arabistan’ın  Yemen’de iki aylık ateşkes ilanı sürecinin bir devamı olarak nitelendirdi.

Bölgedeki diğer önemli bir gelişme ise Kralı II. Abdullah’ın üvey kardeşi Prens Hamza bin al Hüseyin’in Ürdün’deki mevcut politikaları protesto etmek için prens unvanından vazgeçtiğini açıklaması oldu. Al Arab gazetesi, bu durumun ekonomik ve siyasi kriz yaşayan Ürdün’de monarşiyi endişelendirdiğini yazdı.


TUNUS’TA İHVANCILIK CANLANDIRILIYOR: ERDOĞAN PRAGMATİZMİNİ KIRIYOR

Muhammed NUREDDİN
al Ahbar

Geçen hafta Türk dış politikası, içinde İsrail ile normalleşme de dahil olmak üzere aylardan beri izlediği politikadan sapan gelişmeler yaşadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Filistin direnişinin intihar eylemlerini “terörist ve menfur” olarak nitelendirerek kınadı. Bu yönelime, Türk Cumhuriyet savcısının Suudi Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayeti davasını değerlendirmeye devam etmekten vazgeçmesi ve davanın Suudi Arabistan’a devredilmesi eklenebilir. Yukarıdakilerden çok da uzak olmayan bir şekilde, geçen salı Ankara geniş bir diplomatik hareket başlattı. Bu toplantıların birinde Salih Mutlu Şen’i Kahire’ye Büyükelçi olarak atama kararı verildi. Şen maslahatgüzar düzeyinde ülkeyi temsil edecek. Yani itimatnamesini Mısır Cumhurbaşkanına sunmakla yükümlü değil.

Bu “pratik” adımlar, Ankara ile Tel Aviv, Riyad ve Kahire arasındaki geçmişte yaşanan anlaşmazlıkların sayfasını çevirmek amacıyla geldi. Spesifik olarak, Şen’in atanmasının Mısır işlerine müdahale politikasından ve Suriye’nin yanı sıra Mısır meselelerini Türkiye’nin iç meselesi olarak görmekten bir geri çekilmeyi yansıttığı görülüyordu.

Ancak birkaç gün önce Tunus’ta yaşananlar, Türkiye’nin tecrit tasmasını takmasına yol açan birçok olayın hamisi ve hakimi olan “Adalet ve Kalkınma Partisi”nin son yıllardaki ideolojik politikalarını akla getirdi. Sanki Ankara, Mısır’da yaşananları dikkate almıyormuş gibi, Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin iktidara gelmesinden sonra Tunus’ta da aynı yaklaşım tekrarlanıyor. Cumhurbaşkanı Kays Said, 30 Mart’ta Tunus Parlamentosunu feshettiğini duyurmuş ve feshedilen meclisin başkanı İhvancı “Ennahda” Hareketinin Lideri Raşid Gannuşi de dahil olmak üzere yedi kişiyi teröristlikle suçlamış ve idam cezası istemişti. Erdoğan’ın parlamentonun feshedilmesini “darbe girişimi” olarak nitelendirmesi nedeniyle Ankara’nın tepkisi sürpriz oldu. Bu adımı “Tunus’un geleceği için endişe verici bir mesele ve Tunus halkının iradesine karşı bir darbe” olarak değerlendirdi. “Türkiye olarak, bu kritik süreçte dost ve kardeş Tunus’un ve Tunus halkının yanında olmaya devam edeceğiz” dedi. Gözlemcilerin dikkatini çeken şey, Erdoğan’ın yaşananlara ilişkin yorumunda kullandığı kelime dağarcığının, 30 Haziran 2013 olaylarından sonra Sisi’ye söylediklerinin neredeyse aynı olması. Ayrıca Tunus halkının yanında olduğunu söylemesi bana Suriye halkının yanında olduğu ifadelerini hatırlattı.

Bütün bunlar bazılarını Türkiye’nin bir dosyayı kapatırken bir başkasını açtığına ve Adalet ve Kalkınma Partisinin “derin politikalarının” on yıldan fazla süredir yürürlükte olduğuna inandırıyor. Bu politika ulusal çıkarlar yerine ideolojik faktöre öncelik verilmesiyle temsil ediliyor. Muhalefet, Atatürk döneminde dış politikanın dayandığı temellere geri dönme, yani devletlerin iç işlerinden uzak durmayı ve ulusal çıkarları her şeyin üstünde tutmayı talep ettiğinde de bunu ifade ediyor. Yukarıdakilere ek olarak, Tunus Parlamentosunun feshedilmesine ilişkin Türkiye’nin tutumunun, Ankara-Tunus ilişkilerinde çatlaklara yol açacağına ve Ankara ile normalleşme görüşmelerinde Kahire’nin de dikkatini çekeceğine inanmak zor olmasa gerek. Böylece, Ankara’nın müzakere masasına sundukları konusunda daha dikkatli olmasını sağlayacaktır. İsrailliler bile, önceki deneyimlerin Erdoğan’ın yeni pozisyonundaki inancını teşvik etmediği gerekçesiyle Türkiye ile normalleşme hareketini hızlandırma konusunda isteksiz olduklarını meclislerinde tekrarlıyorlar.

Tunus’a dönersek, Cumhurbaşkanı Kays Said’in kabul edilemez diyerek Erdoğan’ın pozisyonunu reddetmesi doğaldı. Tepkiler sadece Cumhurbaşkanının kendisi ve Türkiye’nin Tunus büyükelçisini çağıran Dışişleri Bakanı Osman al Jerandi ile sınırlı kalmadı. Aksine, Tunus’taki diğer partiler de  Erdoğan’ın tutumunu Tunus’un iç işlerine dış müdahale olarak gördü. Bazıları Gannuşi’yi Türkiye’nin Tunus’a müdahalesini sağlamakla suçladı.


BEŞ AYLIK BİR ARADAN SONRA BÜYÜKELÇİLER BEYRUT’TA

Rai al Youm
Başyazı

Lübnan makamları, Suudi Arabistan ve Kuveyt büyükelçilerinin bu sabah (cuma) Beyrut’taki iş yerlerine dönüşlerini memnuniyetle karşıladı. İstifa eden Enformasyon Bakanı George Kardahi’nin göreve başlamadan aylar önce yaptığı açıklamalara dayanarak beş aydan fazla bir süredir kesilen ilişkilerin yeniden kurulmasına, yakında Bahreyn ve BAE büyükelçilerinin de katılması bekleniyor. Kardahi açıklamasında Yemen savaşını saçma olarak nitelendirmişti ve Husi “Ensarallah” hareketinin Suudi-BAE ittifakı tarafından temsil edilen dış saldırganlık karşısında kendini savunduğunu vurgulamıştı.

Suud’un resmi açıklamasında, “Bu adım, Lübnan hükümetinin Krallık ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerini etkileyen tüm siyasi, askeri ve güvenlik faaliyetlerini durdurma sözü vermesinden sonra geldi” denilerek bu dönüş savunuldu.

Riyad’a yakın bazı Lübnanlı Sünni ve Hıristiyan partiler, dört Körfez büyükelçisinin yokluğu ve krizi çözmek için gösterilen tüm çabaların sonuçsuz kalmasından rahatsız olurken, Bakan Kardahi’yi istifaya zorlamak da dahil olmak üzere, Hizbullah’ın liderliğindeki direniş bloku, büyükelçilerin yokluğuna aldırış etmedi ve çekilmelerini, Lübnan’a ve egemenliğine saygısızlık ve hakaret teşkil eden uydurma bir kriz olarak değerlendirdi.

Krizin Sayın Kardahi’nin açıklamalarından değil; Hizbullah’ın ve destekçilerinin gücünden ve Yemen savaşında Husi “Ensarallah” hareketine siyasi, medya ve askeri olarak verdiği destekten kaynaklandığını burada söyledik ve tekrar etmekten zarar gelmez. Belki de büyükelçilerin dönüşünün Riyad’daki Yemen siyasi bileşenleri arasındaki diyalog konferansına ve Ensarallah hareketiyle diyalog için liderlik konseyinin oluşturulmasına ve Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi ve Yardımcısı Tümgeneral Ali Muhsen el Ahmar’ın görevlerinden alınması ve ramazan ayı münasebetiyle uluslararası medyada iki aylık ateşkes ilan edilmesine denk gelmesi tesadüf değildir.

Lübnan’ın temel sorunu, Körfez ülkelerinin hükümetleri önünde çeşitli gruplardan oluşan geniş bir kesimin zayıflığından kaynaklanmaktadır. Yardım neredeyse durmuş olsa da, finansal yardım için açgözlülük içinde ona bağımlı olmaya devam etme hevesindeler. Bu grupların sembollerinin çoğunun, yozlaşmalarının ve mezhepsel güç paylaşımı sayesinde yönettikleri hükümetlerinin başarısızlığının, ezici ekonomik krizin sorumluluğunu taşımaktadır.

Rai al Youm gazetesi olarak bazı Lübnanlı partilerin, ister mezhepçi siyasi nedenlerle ister kişisel çıkarlar için olsun, Körfez hükümetlerini memnun etme konusunu abarttıklarına ilişkin sayısız çekincemize rağmen, Büyükelçilerin dönüşünü memnuniyetle karşılıyoruz.


ÜRDÜN, KRALİYET AİLESİNİN RAHMİNDE POPÜLİZM SINAVIYLA KARŞI KARŞIYA

Al Arab

Ürdün siyasi çevreleri, Prens Hamzah bin al Hüseyin’in Ürdün’deki mevcut politikaları protesto etmek için prens unvanından vazgeçtiğini açıklamasının, onun popülizm yoluna girmesinin önünü açabileceğini söyledi.

Ürdün siyasi çevreleri, Ürdün’de monarşiyle hiçbir sorunu olmayan popülist bir akım için yeni bir başlangıç ​​noktası olduğunun kanıtı olarak, unvandan vazgeçildiği haberlerinin insanlar tarafından yayıldığını belirtti. Prens Hamza’nın unvanı terk etmesi, kraliyet ailesi ile Ürdün sokağı arasındaki artan yabancılaşmaya karşı bir alarm işareti olarak görülüyor.

Bu çevrelere için, Prens Hamza’ın Twitter’da attığı popülist içerikle ilgili Ürdün Kralı II. Abdullah’ı rahatsız eden şey, reisleri Prens Hamza’ya daha yakın olduğu düşünülen aşiretlerle gerginliğin geri dönmesi için tetikleyici işlevi görebilme ihtimali. Ona ve fikirlerine sempati duyuyorlar ve insanlara yakınlığıyla Haşimi ailesinin tarihsel konumunu ifade ettiğini görüyorlar.

Aynı çevreler, unvandan vazgeçilmesinin duyurusuyla Prens Hamza’nın özrünü ve hatasını kabul ettiğini bildirdiği, kendisinden alıntılanan açıklama ve mesajlara rağmen, ilk tutumunu değiştirmediğine dair açık bir mesaj içerdiğini doğruladı. Ev hapsinde tutulan Prens Hamza’nın bir ay önce neden özür mektubu gönderdiğini ve şimdi neden farklı bir mesaj verdiği merak ediliyor.

Prens Hamza, pazar günü yaptığı açıklamada, son yıllarda tanık olduklarının Ürdün kurumlarının izlediği politikaları desteklemesini zorlaştırdığını söyledi.

Ürdünlü gözlemciler Prens Hamza’nın birden fazla özür mektubu gönderdiğini, ancak ev hapsinden çıkmadığı için durumunun aynı kaldığını söylüyor. Kraliyet ailesinde de büyük endişe uyandırıyor. Bunun nedeni, şiddetli ekonomik ve sosyal kriz ışığında Prensin konuşmasının sokakta bir etkileşimi tetikleyeceği korkusu ve dünyanın diğer krizlerle meşgul olması nedeniyle Krallığın zor durumundan çıkmasına yardımcı olacak alternatiflerin bulunmaması.

Ürdünlü Siyasi Analist Amar al Sabayla, Ürdün’deki birçok kişinin bu anlaşmazlığın prensin özrü ile sona erdiğini düşünmesinin ardından, Hamza’nın açıklamalarının kraliyet ailesi içindeki anlaşmazlığın yeniden alevlenmesine yol açmasını beklediğini belirtti. Al Sabayla, Hamza’nın kararını tek başına verdiğine ve kraliyet ailesine danışmadan Twitter’daki kişisel hesabından duyurduğuna inanıyor. Bu tutum memnuniyetsizliğini beyan ettiği noktaya geri döndüğünün ifadesi.  

Geçtiğimiz yılın nisan ayında Prens Hamza, yurt dışında planlanan bir komplonun parçası olarak monarşiyi istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçlanmıştı. Ancak üvey ağabeyi Kral Abdullah’a bağlılık yemini ettikten ve aile içinde gerçekleşen aracılık faaliyetleri sonrasında cezadan kurtulmuştu.

Evrensel'i Takip Et