Özgür Müftüoğlu: 1 Kasım seçimlerine AKP sermayenin desteğiyle girmiştir
1 Kasım seçimleri ile yeniden iktidar olan AKP’nin siyasal rejimi değiştirirken işçi ve emekçiler için nasıl bir dönüşüm izlendi?

Fotoğraf, Özgür Müftüoğlu'nun kişisel arşivi / Oy pusulası | Fotoğraf: DHA / Kolaj: Evrensel
İLGİLİ HABERLER

7 Haziran’dan 1 Kasım’a: Otoriterleşmeye giden yolda neler yaşandı?

7 Haziran seçimlerinin yıl dönümü | "Bugünkü rejimin ilkeleri o beş ayda belirlendi"
Çağrı SARI
İstanbul
Devlet ve sermayenin, 2001 krizinden sonra yaşanan dönüşüm ihtiyacıyla iktidar yaptığı AKP sermaye grupları tarafından destekleniyordu. AKP ile beraber sermaye de neoliberal politikalarını halka dayatıyordu... Peki zaman zaman gerilim yaşandığını gördüğümüz sermayenin 7 Haziran seçimlerinin iptal edildiği ve 1 Kasım’da AKP’nin yeniden iktidar olduğu süreçte tutumu neydi? Bu karanlık sürecin başladığı dönem emek hareketini nasıl etkilendi? 1 Kasım seçimleri ile yeniden iktidar olan AKP, siyasal rejimi değiştirirken işçi ve emekçiler için nasıl bir dönüşüm izlendi?
Akademisyen Özgür Müftüoğlu sorularımızı yanıtladı.
7 Haziran seçimlerinin yıl dönümündeyiz. 7 Haziran seçimlerinde sermayenin tutumu neydi, 1 Kasım’da neydi?
7 Haziran, AKP’nin dördüncü genel seçimiydi. 2002 ve 2007’deki ilk iki seçimde AB’ye üyelik beklentisinin de sağladığı olumlu hava içinde toplumda büyük bir destek görmüş bu da sandığa yansımıştı. Bu dönemde sermaye, küresel kapitalizmin özellikle DB ve AB aracılığıyla belirlediği politikalara sadık kalarak kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin kâr alanı haline getirilmesi, sermayeyi gözeten vergi sistemi ve tanınan ayrıcalıklardan son derece memnundu ve haliyle AKP’yi destekliyordu.
2011 seçimlere gelindiğinde AKP’nin yarattığı sihir bozulmaya yüz tutmuştu. Sermaye halinden yine memnundu ve daha iyi bir alternatif olmadığını gözeterek AKP’ye desteği büyük ölçüde devam ediyordu. Ancak diğer taraftan 10 yıla yakın süredir uygulanan neoliberal politikaların yarattığı olumsuz sosyal sonuçlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı ve AKP’nin toplumsal desteği zayıflamaya başladı.
2007’de AKP’li Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması; Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla ordunun iktidar için bir tehdit olmaktan çıkması; 12 Eylül 2010 referandumuyla HSYK’nin yapısının değiştirilerek yargının yürütmenin güdümüne sokulması AKP’yi devleti her yönüyle çekip çeviren bir güç haline dönüştürdü. Elde ettiği bu güçle AKP, şürekasını devlet olanaklarından daha fazla yararlandırmaya çalışırken bir taraftan da yandaş sermayenin birikimini büyütmek için yasaları, teamülleri bir tarafa bırakarak daha kuralsız bir yönetim biçimine yöneldi. Liberal demokrasinin kurallarına sığamayan AKP, AB’ye uyum sürecinden de tavizler vermeye başladı, aynı zamanda. Sermaye için bu çok problem olmadı çünkü neoliberal politikaların toplumsal eşitsizlikleri arttıran sonuçları tüm dünyada “kuralsız birikim süreci”ni gerekli hale getirdi ve bu durum siyasi iktidarlara otoriterleşmeyi de içeren geniş bir hareket alanı tanıdı. AKP de bu konjonktürden yararlanarak bir taraftan emekçilerin haklarına yönelik saldırılarını arttırırken diğer taraftan da “yeni Osmanlıcılık” söylemi üzerinden iç kargaşa yaşayan Suriye’de Esad rejimine ve Suriye Kürtlerine karşı cihatçı güçleri destekledi. Böylece körüklediği savaş ortamı içinde yer alarak milliyetçiliği yükselterek artan emek sömürüsü ve gasbedilen sosyal hakların üzerini örtmek hem de savaş ekonomisi üzerinden sermayeye yeni bir kâr alanı açmayı amaçladı. Ama aynı zamanda Kürt özgürlük hareketiyle kurduğu uzlaşma masasında bir araya gelerek Kürt halkının koşulsuz desteğini alacağını düşündü. Ancak HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın R.T. Erdoğan için “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı ile Kürt halkıyla uzlaşma masası fiilen dağıtıldı.
7 Haziran seçimlerinde AKP’nin tek başına iktidar olma yetkisi alamaması, toplumsal desteğini kaybettiğini de tescillemiş oldu. AKP 7 Haziran seçimlerini kaybetti ama seçimi kazanan bir irade de ortaya çıkmadı. Bunda muhalefetin yeterli desteği alamaması, AKP despotizmine karşı bir demokrasi cephesi oluşturamamasının yanı sıra devleti oluşturan güçlerin ve sermayenin büyük ölçüde çıkarlarıyla uyuşacak bir alternatif bulamamaları nedeniyle AKP’yi desteklemeyi sürdürmesinin önemli rolü vardı. Bu destek 7 Haziran sonrasında yaratılan -Suruç ve 10 Ekim Katliamlarının da içinde yer aldığı- çatışma ortamında da sürmüştür. Dolayısıyla 1 Kasım seçimlerine AKP sermayenin desteğiyle girmiştir.
7 Haziran seçimlerin iptal edilmesinin ardından geçen 7 yıllık süreçte, iktidar, emek cephesinde nasıl bir modele geçti? Emek cephesinde neler değişti?
7 Haziran’dan sonra çözüm masasının dağılıp, yeniden çatışma sürecinin başlaması bir taraftan milliyetçiliği körüklerken diğer taraftan kent merkezlerinde patlayan bombalar, toplumsal muhalefetin baskılanmasına neden oldu. Devlet şiddetinin meşrulaştığı, muhalif her girişimin terörle ilişkilendirildiği bu süreç emekçilerin hak mücadelesine de doğrudan yansımış; miting, grev ve hatta basın açıklamaları bile yapılamaz hale gelmiştir.
15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL’le birlikte AKP iktidarının kuralsızlıkları yeni bir aşamaya geçmiş, emekçilerin çalışma ortamı ve sosyal haklarına ilişkin tüm güvenceler terörle irtibatlı, iltisaklı olmak gibi tamamen subjektif gerekçelerle ortadan kaldırılmıştır. Öte yandan 15 Temmuz’un hemen ardından TBMM’ye getirilen Varlık Fonu ve benzeri düzenlemelerle toplumsal varlıkların hemen tümünün sermayeye aktarılmasının yolu açılmıştır. KHK’ler ile muhalif medya ve basın kuruluşları kapatılır, Kürt siyasetçiler ve barış akademisyenleri görevlerinden alınıp cezaevlerine gönderilirken sendikal faaliyetlerde bulunan KESK üyeleri de ihraç edilmiştir. Öte yandan emekçilerin tepkisini çektiği için yıllardır yasalaştırılamayan “kiralık işçilik” gibi esnek ve güvencesiz istihdam biçimleri yasalaşmıştır.
OHAL’le yaratılan baskı ortamında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleriyle Türkiye Cumhuriyeti devletinde rejim değişmiş ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında otokrasiye geçilmiştir. Devlet yönetimindeki düzeni üretim sürecinden ayrı tutmak mümkün değildir. Devletin artan otoriterliği üretim sürecinde de emekçiler üzerindeki denetimi ve tahakkümü arttıracak biçimde artmıştır.
Sonuç olarak 7 Haziran seçimlerinin üzerinden geçen yedi yılın sonunda emekçiler bugün çok daha kötü koşullarda çalışmakta, daha yoksul, sosyal haklarından daha yoksun olarak yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ama en önemlisi bu durumu değiştirecek örgütlü mücadele olanaklarından daha uzaktır.
7 HAZİRAN SONRASI SERMAYENİN İŞİNE GELDİ
Son dönem iktidar ve sermaye cephesinde özellikle TÜSİAD kanadına baktığımızda çeşitli gerilimler yaşandığını görüyoruz? Gerçekten bir çatışma durumu söz konusu mu? İşçi emekçi kesimler bu gerilimden nasıl etkileniyor?
7 Haziran sonrasında daha da otoriterleşen devlet, emekçi kesimler üzerinde baskısını arttırıp, sınıflar arası eşitsizliği derinleştirirken, sermaye sınıfı içindeki çıkar çatışmalarını da körükledi. TÜSİAD’ın daha çok üretim ve finans üzerinden sağladığı sermaye birikiminin karşısına inşaat, rant ve doğa talanı üzerinden daha ilkel diyebileceğimiz bir birikim ortamı sağlayarak kendi sermayedarlarını ihya etmeyi amaçladı. Ama bunu yaparken TÜSİAD çevresindeki patronları da ihmal etmedi. Sermayeye sağlanan teşvik, istisna vb. uygulamaların yanı sıra emekçiler üzerinde kurulan tahakkümle sağlanan ucuz iş gücü fırsatından onlar da faydalandı ve sermayelerini büyüttüler.
Açıkçası TÜSİAD kimi zaman AKP’yi burjuva demokrasisi çizgisine çekme çıkışları yapsa da kuralsız birikim ortamından yararlanmayı da bildi. Bu nedenle sermaye içi kimi kırılmalar olmuşsa da 7 Haziran sonrası ortamın genel olarak sermayenin işine geldiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda TÜSİAD’ın kimi itirazlarının hükümetle pazarlıkta elini yükseltmek ve belki biraz da cılız da olsa muhalefete göz kırpmak dışında fazlaca ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum.
EGEMEN SINIFLARA KARŞI MÜCADELE ŞART
Bugün işçi ücretlerinin enflasyon karşısında yaşadığı büyük erimesini ve çalışma yaşamında büyük hak gasplarının yaşandığını görüyoruz. Seçim, ne değiştirir… İktidar kaldığı yerden devam ederse çalışanları neler bekliyor?
Toplumun yaşadığı ekonomik zorlukların seçimlere yansıması kaçınılmazdır. Ancak bunun mevcut iktidarı ve hatta mevcut düzeni değiştirmesi için her şeyde önce iktidara alternatif olacak, topluma güven verecek bir politik öznenin olması gerekir. Bugün toplumun sorunlarına çözüm üretme iddiasıyla ortaya çıkan bir politik özne yoktur. Muhalefetin beklentisi, AKP’yi istemeyen çoğunluğun kendilerini iktidara getirmesinden ibarettir. Bunu 6’lı masa etrafındakiler için rahatça söyleyebiliriz. Benim daha çok demokrasi ittifakı adını yakıştırdığım 7’li birlikteliğin demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü üzerinden çıkışını doğru bulmakla birlikte emekçilere, ezilen, ayrımcılığa uğrayan halkların acil sorunlarına çözüm üretmek bakımından hâlâ yetersiz olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla “ehvenişer” üzerinden gidilen bir seçimde tüm yetkilerin iktidar partisinde olduğu otokratik yönetimin değiştirilebilmesinin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Bunun ötesinde söz konusu değişim olsa bile örneğin 6’lı masanın başındakilerin iktidara gelmesi halinde değişen fazlaca bir şey olacağını sanmıyorum.
Kısacası, seçimden bir değişim beklemek nafiledir. Hele ki “Nasıl olsa seçimde her şey değişir işyerinde, sokakta mücadeleye gerek yok” anlayışı son derece tehlikelidir. Bu konuda AKP’nin ilk iki döneminde sendikalarda yaygın olan “Nasılsa AB’ye girince her şey düzelir, mücadeleye gerek yok” anlayışını anımsatmak isterim.
Bugün emekçilerin sorunun kaynağı sadece siyasi iktidar değildir. Bugün fabrikalarda, atölyelerde, bankalarda, okullarda velhasıl tüm işyerlerindeki patronların, yöneticilerin desteği sayesinde siyasi iktidar ayaktadır. Eğer mücadele işyerlerinden yürütülmezse siyasi iktidar değişmez, değişse de yine o patronların, yöneticilerin çıkarlarını savunan bir başkası gelir.
AKP iktidarı değişmezse daha da otoriterleşeceğine kuşku yoktur. Bu da emekçilerin varolan haklarını da kaybedecekleri anlamına gelir. Öte yandan doğa talanı, yaşam alanlarına ve yaşam biçimlerine yönelik müdahale daha artar.
Özetlemek gerekirse daha yaşanılır bir Türkiye için işyerinde, sokakta ve her alanda demokrasi için, temel insan hakları ve adalet için mücadele etmek ama bu mücadelenin egemen sınıfa karşı olduğu da unutulmamalıdır. Bir sınıfa karşı yürütülen mücadelenin başarısı için mutlaka sınıf perspektifiyle yürütülmesi gerektiğini de anımsamak gerekir elbette…
Evrensel'i Takip Et