15 Mart 2023 07:00

Depremin içinde çok da kulak kabartılmayanların hikayesi

Yıllardır ayrımcılığın besleyip harladığı kinle ayağımıza değen taştan mesul tuttuğumuz dezavantajlı azınlığa yıkılmaya çalışılan ihaleye müsaade etmemeliyiz!

Depremin içinde çok da kulak kabartılmayanların hikayesi

Fotoğraf: DHA

Melike

Stajyer avukat

Mersin

Çaresizlik, faydasızlık, yetersizlik gibi hislerle dolup taştığımız, sinir harbiyle geçen, elimiz kolumuz bağlı oturup yıkımı seyreylediğimiz koskoca iki gün sonunda, Mersin Şehir Hastanesi’ndeki kimsesiz çocuk ve yetişkin depremzedelerin refakatçiye ihtiyaçlarının olduğunu duymamızla ilgili mercilerden gerekli izinleri alarak hastaneye başvurduk. Hastaneye gider gitmez gördüğümüz manzara, deprem bölgesindeki yıkımın boyutunu ve gerçekliğini yüzüne çarpıyor insanın. Depremden öyle ya da böyle sağ çıkmayı başarmış olanların afetten etkilenme boyutları, dışavurum şekilleri, baş etme yöntemleri o kadar muhtelif ki her odada ayrı bir atmosfer var. Yazgının ardına gizlenmeye çalışılan kastın onarılmaz yara açtığı bir diğer hayat ise Zahir ve ailesinin hayatı.

YIKIMIN ARDINDAN: HÜZÜN, ISSIZLIK, ÇARESİZLİK…

Hastanedeki ikinci günümde kesişti yollarımız. Zahir henüz 3 yaşında, abisi Haşim ise 16. İskenderun’da yaklaşık 5 saat göçük altında kalmış ve kendi çabalarıyla çıkmışlar. Zahir’in gözleri enfeksiyon kapmış, ayağının üzerine basmayı reddetmesinden de bacağında çıkık olabileceğini öngörüyoruz. Zira bacağının röntgeni çekilmemiş. Ancak ısrarlarımızla zar zor çektirebiliyoruz röntgeni. Zaten hastane personelinin tüm hastaları layıkıyla muayene edebilecekleri vakitleri haklı olarak yok. Zahir başta ürkek ve çekingen davransa da odasına bırakılan oyuncaklar vesilesiyle biraz da olsa iletişimimizi geliştiriyoruz vakit geçirdikçe. Gece Zahir uyuduğunda Haşim’le sohbet etme fırsatı buluyorum. Bundan 8 yıl önce Suriye’deki savaş dolayısıyla gelip İskenderun’da yaşamaya başlıyorlar. Sadece bir sene okula gidiyor, Türkçeyi de bu esnada öğreniyor. Ne iş yaptığını sorduğumda bir süredir araba tamircisinde çalıştığını, motor ustası olmak için bir senesi kaldığını söylüyor. Bunu söylerken bir şey elde etmek üzereyken hedefe uzak düşmüş olmanın kaygısı ve hüznü var sesinde, anlam veremiyor yaşadıklarına, ısrarla da belirtiyor bir senesi kaldığını. Yaşadığı yerdeki yıkımın içinden çıkıp hatta altından kalkıp bizzat gelmiş olsa da hayatın onlar için eskiye dönmesinin –mümkünse tabii-  ne kadar zaman gerektirdiği konusunda hiçbir fikri yok büyük ihtimalle.

Haşim ve Zahir’in yanına gelmeden önce bana verilen bilgi, ailesinin yaşadığı ve hastanede tedavi altında oldukları yönündeydi. Buna güvenerek anne babasının durumunu soruyorum, Haşim annesinin öldüğünü söylüyor. Şaşırıyorum çok, böyle pervasızca sorduğum için kendime de kızıyorum. Derken Haşim’in aslında bunun üzerine konuşmaya ihtiyaç duyduğunu fark ediyorum, çünkü annesinin nasıl öldüğünü anlatmaya başlıyor benim konuyu kapatmaya çalışma girişimimi engelleyerek. Deprem olurken korku ve panikle evde hepsinin bir yere koşuşturmaya başladığını, Haşim’le annesi de banyoya doğru koşarken annesinin Haşim’i hızla iterek banyoya girmesini kıl payı sağlarken kendi üzerine tavan çöktüğünü anlatıyor. Annesinin ölümünü izlediğini ekliyor gülerek. Tebessümünün ardında gözlerinden akan hüznü seyrediyorum bir süre öylece. Gülerek anlattığında acısının dineceğine dair bir umut mu besliyor yoksa böylesine bir travmayı normalleştirme çabasından mı ileri geliyor bilmiyorum. Enkazdan çıktıktan sonra babası ve amcası annesini ararken annesinin öldüğünü söyleyemeyip bulmalarını beklemiş.

Birkaç gün daha kalıyorlar hastanede, bu sırada Zahir Rota virüsü kapıyor, hiçbir şey yiyemiyor, geceleri “anne” diye ağlıyor ve biz seyirci kalabiliyoruz yalnızca bu giderilmesi mümkün olmayan özleme. En fazla birkaç hafta sonra içine çekilecekleri ıssızlığı, hastanede bizler tarafından gösterilmeye çalışılan asgari düzeydeki ilginin bile onların üzerinde olmayacağını düşündüğümde müthiş bir çaresizliğin içerisine düşüyorum.

KAYGI DUYMADAN HAYAL KURMAK DAHİ MÜMKÜN DEĞİL

Birkaç kez iş çıkışında ziyaret edebiliyorum onları. Haşim’le akrabasının verdiği telefon üzerinden iletişime geçiyorum, Zahir henüz iyileşmeden, bacağı için gerekli tetkik ve tedavisi yapılmadan taburcu edildiklerini öğrendiğim güne kadar. İskenderun’a dönüyorlar hemen akşamında trenle. Nereye gittiler, yaşayabilecekleri bir yer kaldı mı, Zahir’in hala ayağının üzerine basamazken iyileşebileceği koşullar sağlanacak mı hiçbir şey bilmiyorum. Haşim’le sohbet ederken ne yapmak istediğini sorduğumda işinden memnun olduğunu, nereye giderse gitsin motor ustası olarak hayatını idame ettirebileceğini söylemişti. Kaygı duymadan hayal kurmanın dahi lüks sayıldığı bir hayat yaşıyor Haşim. Kök salamıyor hiçbir yere, mütemadiyen tedirgin ve tetikte olmak zorunda, yarının ne getireceğinin bilinmezliğine karşı sadece gittiği yerde yaşayabilmeyi istiyor. “Ben hayatımdan memnundum, öyle devam etsin isterdim ama bir şey oluyor, her şey bozuluyor” da demişti. İtelenerek, örselenerek zoraki kurdukları düzenin devam etmesi arzusu her şeyin önüne geçiyor onlar için. Daha fazla talepleri yok hayatta, Haşim gibilerini sığdıramayan şu koca dünyanın bir köşesine öylece ilişip yaşayıp gitmek istiyor. Bazı insanlar için hayatın bu kadar zor olmasını hazmedemiyorum. Bu çocuklar, insanlar bizim duymaya ve bakmaya tahammülümüzün yetmediği olaylara tanıklık ediyorlar. Bir savaşın içinden geliyorlar, yerleri yurtları harabeye çevrilmiş; bir enkazın altından çıkıyorlar, şehir tüm umutlarıyla birlikte yok olmuş. Baş etmek zorunda kaldıkları ön yargıları, göze batmamak için göstermeleri gerekli eziyet boyutundaki azami çabayı saymıyorum bile.

İçinde bulunduğumuz koşullar dolayısıyla hasıl olan hüzün, öfke, umutsuzluk, harekete geçip hesap sorma hırsı, sebep sonuç ilişkisinin doğru kurulamamasıyla meselenin asıl müsebbiplerine kanalize edilememekte ve artık bir ülke geleneğine dönüşen mağdur kesimin günah keçisi ilan edilmesi alışkanlığı afet zamanında dahi sürdürülmekte ne yazık ki. Suriyeli depremzedelerin mağduriyetlerini dile getiren birkaç cesur gazetecinin ve birkaç sosyal sorumluluk üstlenmiş insanın çabasıyla öğrenebildiğimiz kadarıyla deprem bölgesindeki Suriyelilere gösterilen muamele tam da algıyı yaratan asıl suçluların arzu ettiği gibi gayriinsani nitelikte. Yıllardır ayrımcılığın besleyip harladığı kinle ayağımıza değen taştan mesul tuttuğumuz dezavantajlı azınlığa yıkılmaya çalışılan ihaleye müsaade etmemek noktasında kamu vicdanı oluşturabilmeyi umut ediyorum. Unutulmaması gerekli tek şey var: Halklar var. Her durumda mağdur olmaya mahkum halklar var. Aması yok.

Evrensel'i Takip Et