10 yıl da süre verilse uzlaşı çıkmaz
“Türkiye’de bir anayasa fetişizmi yaratılıyor” diyorsunuz. Bu ne demek? Anayasa konusunda nasıl bir algı yaratılıyor?
Türkiye’nin anayasa ihtiyacı yeni değil, 30 yıllık mazisi olan bir tespit. Zaman zaman parlamentoda bu yönde teşebbüsler oldu, 90’ların başında oldu. Bir netice alınamadı. Kısmi anayasa değişikliği ile yetinildi. 2007’de biliyorsunuz AKP’nin bir teşebbüsü oldu ve bu kıyametler kopardı. Aslında Türkiye karınca adımlarıyla da olsa bir ilerleme kaydetti. O gün sadece AKP bu ihtiyaca parmak basmıştı. Hâlbuki 2011 genel seçimlerine giderken bütün siyasi partiler bir tür yeni anayasa taahhüdünde bulundular seçim beyannamelerinde. Hepsinin taahhütlerinde bir muğlâklık vardı. Hepsi haklardan ve özgürlüklerden bahsediyor, hepsi yargının bağımsızlığı diyor ama bu kavramların içini neyle doldurulacağını bilemezsiniz. Çünkü hepsinin hak ve özgürlük anlayışları farklı, hepsinin yargının tarafsızlığından kastettikleri farklı… Seçimler yapılıp, Meclis açıldıktan sonra Anayasa Uzlaşma Komisyonu (AUK) kuruldu, bu da bence önemli bir adım. 2011 Kasım’ında AUK kendi çalışma usullerini 15 maddelik bir metinle tespit etti. Buna göre AUK oybirliği ile karar verebilecek. O metin yayınlandığı zaman biz anayasa hukukçuları, bu koşullarda anayasa yapmanın mümkün olamayacağını ifade ettik. Çünkü komisyonda yer alan partilerin hepsi Türkiye’deki mevcut siyasi eğilimleri temsil ediyor.
Bu, bir yandan da avantaj değil mi?
Avantaj elbette, şunu söyleyebiliriz ki bugün TBMM’de bütün siyasi gruplar temsil ediliyor. Bu neyi sağlıyor, bu meclis gerçekten anayasa yaparsa o anayasanın sosyolojik meşruiyeti güçlü olur, dışlanmış bir halk kesimi olmaz. Bu da işin olumlu tarafı.
O halde sorun nerede?
Biraz gerçekçi olursak, bu dört grubun bazı konularda oy birliğiyle karar alması mümkün değil. Belki bazı konularda diyelim ki, AKP-CHP ile bir konsensüs oluşturabilir, bazı konularda MHP-AKP işbirliği olabilir, bazı konularda AKP-BDP olabilir ama bu farklı kutupları bir noktada birleştirmeye çalıştığınız zaman o şunu ifade ediyor; düşünün, bir cismi dört ayrı yerden eşit kuvvetle çekmeye çalıştığınız zaman ne olur, o cisim hareket etmez. Anayasa yapım süreci de buna benziyor.
Uzlaşma anayasa yapım sürecinin de sihirli sözcüklerden biri oldu ama söylediklerinizden uzlaşmanın, dolayısıyla toplumun taleplerinin anayasada yerini bulmasının mümkün olmayacağını anlıyoruz.
Uzlaşma oy birliği değildir. Uzlaşma, bir müzakere sürecinde yer alan aktörlerin karşılıklı olarak buluştukları, anlaştıkları bir noktayı ifade eder. Ama bunun için de bütün aktörlerin başlangıçtaki taleplerinin bir kısmını törpülemeleri, geri almaları gerekir. Zaten dünyanın hiçbir yerinde yüzde yüz oybirliğine dayalı bir anayasa olmamıştır, olamaz. Dolayısıyla oy birliği şartı doğru bir şart değildi. Peki, niye böyle bir şartı kabul etti Uzlaşma Komisyonu? Bana kalırsa Türkiye kamuoyunun, sivil bir anayasa yapma tecrübesi olmadığı için, anayasa yapmanın yüzde yüz oy birliği şartına bağlı olacağı biçimindeki yanlış algısı, ancak böyle somut bir tecrübeyle ortadan kaldırılabilirdi. Şimdi Türkiye şunu görüyor; oy birliği ile anayasa yapılamaz. Yani bir bakıma geride bıraktığımız dönem, “nasıl anayasa yapılmaz” bilgisini kamuoyuna mal etmiş oldu. Böylece “nasıl anayasa yapılır” sorusuna daha kolay cevap bulacağız.
Demokratik bir anayasayı nasıl yapabiliriz peki?
Nitelikli bir çoğunlukla. Meclis profilini dikkate alacak olursak ve Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışmalarını, örneğin üye tam sayısının beşte üçü veya üçte ikisi gibi bir formülde birleşmek mümkün olabilirdi. Eğer bu yapılabilirse o zaman yeni anayasayı yapmak da mümkün olabilir.
Bu durumda Başbakanın Mart sonuna kadar süre vermesi nereye oturuyor?
Çok da haksız bir tepki değil. Çünkü şu tablo içinde siz Uzlaşma Komisyonu’na 10 yıl da verseniz, onlar bir mutabakata varamazlar. Yani o masadan oy birliği ile anayasa yapmak gibi bir sonuç çıkmaz.
Başbakan bunun olmayacağını bilmiyor muydu?
Elbette biliyordu ama bakın, AKP’ye yönelik bu konuda oldukça haksız eleştiriler vardı. 2007 tecrübesini dikkate alalım. AKP’nin kendi menfaatleri için anayasa yaptığı, bize bir sipariş verdiği, bizim de o sipariş doğrultusunda hareket ettiğimiz yönünde ifadeler vardı. Bu sadece AKP’ye yönelik bir itham değildi, biz altı akademisyene de yönelmiş ciddi bir ithamdı. Öyle sanıyorum ki AKP şu stratejiyi izledi: “Madem 2007’de öylesine ağır tepkilerle karşılaştık, hiç değilse şimdi o tepkilerin olmayacağı bir davranış sergileyelim.” Bakın kendileri parlamentoda büyük çoğunluğa sahip, hâlbuki Uzlaşma Komisyonu’nda bütün partiler eşit oranda temsil ediliyor. Şimdi bu tablodan anayasa yapma sonucu ortaya çıkabilse, o zaman 2007’deki eleştirilerin hiçbiri beyan edilmeyecek. O nedenle bence doğru ve akıllı bir strateji.
Vatandaşlık ve anadil konusu, anayasadaki en kırmızısı çizgiler olarak varlığını sürdürüyor. Nitekim komisyondan da bir “uzlaşma” çıkmıyor. Vatandaşlık sorunu nasıl aşılır?
Birincisi BDP ile AKP orada uzlaşabilirler. İkincisi CHP içinde Sayın Rıza Türmen gibi bu konuda çağdaş düşünenler partinin genel çizgisinden çıkarak, uzlaşma sürecine katkıda bulunabilirler. Bu da olamıyorsa, o takdirde anayasada mutlaka vatandaşlıkla ilgili bir hükmün yer alması gerekmiyor.
Gerekmiyor mu?
Elbette. O hükmü ilga ettiğiniz takdirde olur. Mutlaka vatandaşlığı anayasada düzenlemeniz gerekmez. Şu kadarını da söyleyip geçebilirsiniz; “Vatandaşlık temel bir haktır, kanunun öngördüğü usuller çerçevesinde bu hakkın kazanılması ve kaybedilmesi mümkündür.”
2007’de hazırladığınız taslakta vatandaşlığı tarif eden birkaç alternatif var. Onlardan biri şöyle; “Vatandaşlık temel bir haktır, kanunun öngördüğü esaslara uygun olarak bu statüyü kazanan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” Bunu, bugün de öneriyor musunuz?
Evet, bu en ideal seçenek. Nitekim AKP’nin getirdiği öneri de, BDP’nin talebi de buna çok benziyor. Burada uzlaşılabilir. Cumhuriyetin ilk anayasası, yani 1924 Anayasası bugünkünden çok daha demokratik bir vatandaşlık hükmüne yer veriyor. Orada mealen şu söyleniyor; Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar, dinleri ve etnik kökenleri dikkate alınmaksızın Türkiye ahalisi olarak kabul edilirler. Bu, bugünkünden çok daha demokratik bir formül. Varsayalım ki, AKP ve BDP’nin önerilerine CHP yanaşmadı. Cumhuriyetin ilk anayasasının getirdiği bu formüle CHP nasıl hayır diyecek? Buna da hayır deniyorsa o takdirde vatandaşlık konusunda susar. Hiçbir hükme yer vermez. O takdirde olay kanunla düzenlenir, böylece vatandaşlık meselesi bir anayasal eşik olmanın dışına çıkarılmış olur. Bir de anadil meselesi var… Orada resmi dilin Türkçe olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.
Resmi dilin Türkçe olmasında sorun görünmüyor ama sizce ne yapılırsa konu “rahatlar” ve çözüm kolaylaşır?
Burada bir hak tanımadan sorunu çözmek zor görünüyor bana. Şunu kabul edebiliriz anayasada: Anadilde eğitim temel bir haktır. Bir kişinin ana dilinde eğitim görme hakkı, aslında doğuştan sahip olması gereken bir hak. Haliyle bunun yolunu açmak durumundayız. Bence burada soğukkanlı davranmak gerekiyor. Şunu kabul etmemiz gerekiyor; Cumhuriyetin iki sütunu vardı bugüne kadar süregelen. Bunlardan biri laiklik sütunu, diğeri milliyetçilik anlayışı. Milliyetçilik, özellikle Kürtler üzerinde etki gösterdi, onların kimlik hakları üzerinde yasaklayıcı sonuçlar doğurdu. Bizim dille ilgili duygularımız maalesef insani duygularımızın önüne geçmiş durumda. Daha insani düşünmemiz mümkün olabilir.
AKP DİYANETİN KALDIRILMASINI KABUL ETMEZ
İki aya yaklaşan bir süredir kamuoyu İmralı ile yapılacak ikinci görüşmeyi bekliyor. Ama görüşmeler işin bir ayağı, diğer ayağında görüşmelerin yansımasını bulacağı yasalar, dolayısıyla anayasa var. ‘Bu şartlarda 1 ay değil, 10 yıl da süre verseniz anayasa yapılamaz’ diyorsunuz. O zaman Kürt sorununun çözümü ne olacak? AKP, nasıl bir yol izleyecek?
AKP’nin zihnindeki projenin ne olduğunu tahmin edemem. Ama belki mevcut anayasa üzerinde çok köklü bir değişiklik olabilir. Bunun adına yeni anayasa demeyebilirler. O köklü değişiklikte yasama, yürütme ve yargı ile ilgili bölümler olacaktır. Çünkü başkanlık sistemine geçilecekse oralarda çok ciddi revizyonların yapılması lazım. Aynı zamanda haklarla ilgili düzenlemeler, özellikle Kürt sorununu çözmek için vatandaşlığı, anadilde eğitim için eğitimi düzenleyen maddede, yerel yönetimlere daha geniş yetkiler sunabilmek maksadıyla yerel yönetimleri düzenleyen maddelerde hatta anayasanın başlangıcında, çünkü anayasanın başlangıç metninde 10-11 kere Türk ve Türklük kavramından bahsediliyor, o başlangıç bölümünün kaldığı bir anayasa metniyle Kürt sorununu çözemezsiniz. Bu tabi çok köklü bir revizyon demektir. Anayasanın üçte ikisinin değişmesi anlamına gelmektedir.
Şu günlerde anayasa konusunda AKP-BDP birlikteliğinin mümkün olup olmayacağı tartışılıyor. Siz bu işbirliğini mümkün görüyor musunuz?
BDP ile AKP’nin uzlaşacağı metinde hangi değişiklikler ne ölçüde köklü olacak onu bilmiyoruz ama ben bu flörtün de çok kolay olmadığını düşünüyorum. Çünkü BDP’nin taleplerinden biri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilgası. Diyanet’in varlığı ile laik bir düzenin bağdaşmadığını ben de kabul ediyorum. Çünkü Diyanet, devletin vatandaştan topladığı vergilerle bütçesi oluşturulan ama sadece belirli bir dinin belirli bir mezhebine hizmet veren bir kuruluş. Ama bu kurumu dönüştürürken ne yapmak gerektiği sorusuna cevap bulmak da çok kolay değil. En radikal görüş Diyanet’in ilgası. Peki, BDP bunu dayattığı takdirde AKP kolay kabul edebilir mi, hiç zannetmiyorum. Alevilerin beklentisi de Diyanet’in ilgası yönünde. Ama bu o kadar köklü bir değişiklik ki, bunun yapılması halinde referandumda o metne yüzde 50 evet çıkar mı, tereddüt duyuyorum. Şunu diyebiliriz; belki AKP, BDP’yi Alevilerle ilgili çok önemli yeniliklere ikna edebilir. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması gibi önerilerle gelebilir. Uzlaşma dediğimiz bu aslında. Böylece BDP başlangıçtaki ön şartından vazgeçebilir. Ama aynı şekilde BDP yerel yönetimler konusunda demokratik özerkliği dayatacak olursa, Başbakanın ona “evet” diyeceği kanısında değilim. Güçlendirilmiş bir yerel yönetimi kabul edeceklerdir. Ama tabi bu benim kişisel tahminim.
BUGÜN OLSA DAHA ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR ANAYASA HAZIRLARDIM
2007'de hazırladığınız anayasa taslağına ilişkin, bugün yapıyor olsaydık şunları mutlaka eklerdik, dediğiniz hususlar söz konusu mu?
Biz Türkiye'nin anayasasını değil, TBMM'de ele alınabilecek taslaklardan birini hazırladık. Birçok kurum bunu çeşitli uzmanlara yaptırdı. Barolar Birliği, TÜSİAD vs. onlardan biriydi.
Ama sizin durum farklıydı, çünkü hükümetin taslağını hazırladınız.
Doğru, daha güçlü bir olasılık olduğu için farklıydı. Ama biz aynı zamanda onun güçlüklerinin de idrakindeydik. Çünkü Türkiye'de bu işin böyle kolay olmayacağını biliyorduk. Biz o günün Türkiye'si için mümkün olduğunca üzerinde kolayca uzlaşılabilecek bir taslak hazırladık. Bugün olsa daha farklı, daha özgürlükçü bir metin yazardık. Gruptaki arkadaşlarımız ne düşünüyor bilmiyoruz ama bugün olsaydı, daha özgürlükçü, daha demokratik, Türkiye'nin zihinsel engellerinden daha kurtulmuş bir metin hazırlardım.
2007’de hazırladığınız taslağın raftan indirilmeyeceği, AKP’nin hazırladığı anayasanın da zaten başkanlık sistemine göre şekillendirileceği söyleniyor…
Bizimki parlamentarizmi esas alarak hazırlanmış bir taslaktı, oysa şimdi başkanlık sistemi ile ilgili bir taslak var ki, bambaşka metinler.
Taslağın içeriğine geçmeden önce, başkanlık sisteminin Türkiye’de tercih edilmemesi gerektiğini söylüyorsunuz. Kaygılarınız neler?
Başkanlık sisteminin prototipi ABD. ABD o kadar özel koşullarda kurulmuş bir devlet ki, o devlet düzeni içinde ortaya çıkan bazı kurumları başka topraklara monte ettiğiniz zaman aynı sonucu alma şansınız yok. Başkanlık sistemi de bunlardan biri. Başkanlık sisteminin en büyük avantajı hükümet istikrarıdır. Çünkü halkın seçtiği başkan kabineyi oluşturur, yürütme yetkisinin tüm sahibi o olur ve onu bir sonraki başkanlık seçimine kadar görevden indirmenin bir yolu yoktur. Impeachment denen, suçlandırma var, yani ancak vatan hainliği gibi ağır sebeplerle başkana bir suçlama yöneltilir, o zaman başkanı düşürmek mümkün. Ama ABD’nin 200 yıllık tarihinde bugüne kadar üç başkanla ilgili suçlama talebi olmuş, üçünde de sonuç ortaya çıkmamış. Parlamenter sistem ise hükümet istikrarsızlığı potansiyeli olan bir modeldir. Çünkü parlamenter sistem içinde iki seçim dönemi arasında birden fazla hükümet kurulabilir, o takdirde de hükümet istikrarsızlığı sorunu ortaya çıkabilir. Yani parlamenter sistemle kıyasladığınızda tek avantajı budur başkanlık sisteminin. Oysa başkanlık sisteminde ne kadar güçlü oy desteği ile seçilirse seçilsin, başkan sadece yürütme mekanizmasına sahiptir, yasama üzerinde hiçbir yetkisi yoktur.
O yüzden mi bizde Türk tipi başkanlıktan söz ediliyor?
Evet, bu görüldüğü için. Bu kilitlenmeyi aşmak için AKP’nin taslağında başkana fesih yetkisi tanınmış durumda. Bu başkanlık değil, yarı başkanlık sisteminde vardır. Taslakta başkana kararname ile ülkeyi yönetme yetkisi tanınmış, tam da bu sorunu çözebilmek için. Bu da başkanlık sisteminde mevcut olmayan bir yetki. Dolayısıyla AKP’nin sunduğu başkanlık projesi, başkanlık sisteminin özüyle bağdaşmıyor. Başkanlık ile yarı başkanlık sistemlerinin çeşitli özelliklerini bir araya getiren ama dünya üzerinde emsali olmayan bir model. Ve ben bu yönteme doğrusu sempati duymuyorum. En büyük karşı çıkışım şundan; parlamenter sistemde çoğunluk partisinin lideri olan başbakan aslında çok güçlü bir aktördür. O hem yürütmeye hükmeder, hem de yasama sürecine hükmeder. Hâlbuki başkanlık sisteminde başkan sadece yürütmeye hükmeder, yasama ile ilgili ilişkiler demin bahsettiğimiz gibi risklidir. Bu durumda Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Obama’dan daha güçlü bir aktördür. Daha güçlü olmak varken, neden daha az güçlü olacak bir modeli seçiyoruz?
Yanıt için çeşitli görüşler ifade ediliyor ama sizce neden?
Ben buna bir cevap bulamıyorum! Şöyle bir tahmin olabilir. Sayın Başbakan haklı olarak cumhurbaşkanı olmayı arzu ediyor. Ama bir de Sayın Turgut Özal’ın acı bir deneyimi var. Çünkü merhum Özal, cumhurbaşkanlığına çıktığı zaman partisini emanetçilere devretmiş oldu ve onun cumhurbaşkanlığında geçirdiği süre içinde ANAP giderek eridi, küçüldü. Bu tecrübeyi dikkate aldığında Sayın Erdoğan bana kalırsa aynı olayı yaşamak istemiyor. O zaman onun cumhurbaşkanlığı ile partinin gelecekteki varlığını koruyacak model hangi model? Başkanlık modeli. Böylece kendisi başkan olacak, aynı zamanda partisinin lideri olacak, hem partisi küçülmeyecek, hem de o komuta merkezinde kalmaya devam edecek.
CHP ROLÜNÜ OYNARSA AKP-BDP-CHP ANAYASA İÇİN İTTİFAK KURABİLİR
AKP’nin yargı ayağına ilişkin hazırladığı ve HSYK, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay’da değişiklikler öngören taslağı siz nasıl değerlendirdiniz?
Demokrasi belli bir sayısal çoğunluğun, azınlık üzerinde tahakküm kurduğu bir yönetim modeli değil. Demokrasi toplumu oluşturan farklı bütün kesimlerin, tüm kurumlarda eşit yarış hakkına sahip oldukları ve o yarış neticesinde adil olarak temsil yeteneği kazandıkları bir sistemdir. Dolayısıyla AKP, CHP, MHP veya BDP bunlardan hangisi olursa olsun, bu tür kurumlarda bir tek görüşün hâkimiyeti olduğu takdirde, hukukun üstünlüğünü tesis etmek zorlaşır, ister istemez bu kurumlar siyasallaşma temayülü gösterir ve o zaman da bugünkü Türkiye’de olduğu gibi adaletten yakındığımız tartışmalar ortaya çıkar. Hangi hükümet sistemini benimserseniz benimseyin, Anayasa Mahkemesi, HSYK gibi kurumların ve mekanizmaların çoğulculuk esasına dayanması gerekir. Benim en büyük itirazım bu noktada.
Çoğunluğun azınlığa tahakkümü dediniz, Başbakan da konuşmalarında geçmişi örnek vererek bu konuya değiniyor ama başkanlık sistemine dayalı bir anayasayı önümüze getirmesi bir tür tahakküm, dayatma değil mi?
Bakın, Türkiye’de bu tür önerilerde hemen çok çabuk duygusal tepkiler gösteriyoruz. Demokratik ortamlarda her türlü görüş tartışılabilir. Başkanlık sistemine geçiş de tartışılabilir.
Ama bu tartışma olmaktan çıkmıyor mu? Bu uğurda BDP ile yan yana olmayı düşündüğüne göre…
Bunu da siyasette makul karşılamamız gerekiyor. Şurası çok açık, AKP tek başına anayasa yapamaz, mutlaka ikili üçlü koalisyonlarla bunu yapmak zorunda. Görünen o ki CHP ve MHP ile bir uzlaşma senaryosu pek mümkün değil. Geriye kalıyor BDP seçeneği. Bir başka özelliği var bu sürecin. Kürt sorunu Türkiye’nin en can yakıcı sorunu. Elbette bunu anayasadan kaynaklanan bir sorun olarak ifade etmiyorum. Çünkü Kürt sorunu çok daha uzak bir geçmişe dayanıyor. Ama bizim yeni anayasamız Kürt sorununu çözmeyecekse yeni anayasa olamaz. Kürt sorunu anayasal reformlar olmadan çözülemez. AKP ile BDP’nin flörtüne gelince, eğer Anayasa Uzlaşma Komisyonundan sonuç alınamıyorsa, AKP bu yolu deneyebilir. Bu meşru bir yöntemdir. Ama bu yöntemde mahzur görüyorsak o zaman muhalefete bir rol düşüyor.
Nasıl bir rol?
CHP bu süreçte “ben de varım” diyebilir ve bir koalisyon oluşumuna katkıda bulunursa anayasa yapımı süreci yönünden, o zaman belki başkanlık sistemine geçişle Kürt sorununu çözen önerilerin değiş tokuş edildiği bir model önlenmiş olabilir. Başbakan Kürt sorununu çözmeyi samimiyetle arzu ediyor. Aynı zamanda Başkanlık sistemine geçmeyi de arzu ediyor. Peki, BDP’ye bu teklifle gittiğinde, yani “sizin anayasal reform ihtiyaçlarınızı karşılayan, benim de başkanlık ihtiyacımı karşılayan bir formülde buluşalım” dediğinde, BDP de bunu kabul ettiğinde, “bu demokratik olur mu” yönünde bir tartışma çok anlamlı değil. Ha, demokratik olur da, kamuoyunun geniş bir kesimi bundan mutlu olur mu? Mutlu olmayabilir. Hele hele şöyle bir konu var, nereden baksanız Kürt sorununu çözmeye yönelik bir takım anayasal reformlar gerçekten milliyetçilik duygularından sıyrılarak daha geniş bir vizyonda düşünmeyi gerektiriyor. AKP’nin yüzde 50 seçmen desteği aynı zamanda Türkiye’deki milliyetçi seçmenlerin de katıldığı bir destek. Bu tip bir formülasyonda AKP’nin milliyetçi eğilimli seçmenlerinin desteği devam eder mi? Haliyle bu riskli bir proje. O nedenle benim bütün talebim CHP’ye yönelik. Şimdi MHP’nin böyle bir süreçte rol almasını beklemek gerçekçi değil. Ama CHP’nin demokrat ve sosyal demokrat olmak gibi bir iddiası var. Bu iddialar milliyetçilikle, hele Kürt sorununun karşısında direnmeyle birleşmiyor. O nedenle Sayın Rıza Türmen’in ve Türmen gibi düşünen CHP’lilerin öne sürdükleri görüşleri CHP parlamentoya taşıyacak olursa, o zaman pekâlâ AKP, BDP ve CHP koalisyonu olur anayasa yapım sürecinde. O koalisyon da bence Türkiye için çok iyi olur.
CHP yakın zamanda tarif ettiğiniz çizgiye kavuşacağı izlenimi vermiyor, ne dersiniz?
Evet, ama ben CHP içinde değişimin sancıların yaşanmakta olduğunu ve bunun bir noktaya ulaşacağını düşünüyorum. Türkiye’nin geleceğinde CHP’nin bence çok tarihi bir rolü var. O tarihi rolü ben hatırlatmak istiyorum. CHP’nin kendi geçmişindeki zihniyet temelinden kurtulmaya ihtiyacı var. (İstanbul/EVRENSEL)
SERAP YAZICI
Prof. Dr. 1984’de, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1986’da, A.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim dalında “CHP’nin Niteliği ve Laiklik Politikası” başlıklı teziyle yüksek lisansını tamamladı. 1995’te, A.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Hukuku Anabilim dalında “Türkiye’de Askeri Müdahalelerin Anayasal Etkileri” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 2000’de, “Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme” konulu teziyle doçentliğe; 2009’da, “Demokratikleşme Sürecinde Türkiye” ve “Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye: Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine” başlıklı çalışmalarıyla profesörlüğe atandı. 1988-97 arasında A.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsünde araştırma görevlisi olarak, 1997-2012 tarihleri arasında da İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştı. Ağustos 2012’den beri İstanbul Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.
Evrensel'i Takip Et