19 Şubat 2025 01:27
/
Güncelleme: 01:32

Kadın mücadelesinde Feminizm ve Marksizm

Kadın mücadelesi, işçi sınıfı kadınlarının talepleri üzerine oturmazsa geniş kadın kitlelerine de ulaşamaz ve bizim hayatımızdan çalan bu sisteme darbe vuramaz.

Kadın mücadelesinde Feminizm ve Marksizm

Fotoğraf: Freepik

Esmira BEKİR

ODTÜ

Bir 8 Mart daha yaklaşıyor. Kadınları ucuz iş gücü olarak gören, ezilmelerine göz yuman şirketler çiçekli 8 Mart reklamlarını yayınlamaya başlarken bir yandan da tek adam iktidarı “kadını güçlendireceğiz” adı altında yayımladığı, kadınların kazanımlarını ve haklarını gasp etmeyi hedefleyen “Aile Yılı” programını açıkladı. Ancak artık kadınlar bu yalanlara kanmıyor. Geçtiğimiz senelere oranla daha yüksek bir şekilde taleplerini haykırıyor, alanlara dolup taşıyor, barikatları birbirine duydukları güvenle yıkıyorlar.

Özellikle üniversiteli genç kadınlar kadın haklarını savunan tek ideoloji olduğunu düşündükleri Feminizme sarılıyor. Fakat mücadele kısıtlı kazanımlarla sonuçlanıyor, verilen haklar dünyada yürütülen sistematik kadın düşmanı politikalarıyla geri alınıyor, dünyanın birçok yerinde kadını aile içine hapsedilmesine yönelik çeşitli programlar uygulanıyor, yükselen her kadın hareketi gerici ideolojileri örgütleyen devlet tarafından bölünüyor.

KİTLESEL KADIN HAREKETİ SINIF HAREKETİYLE CAN BULDU

“Feminizm nedir?​” sorusunu sorduğumuz birçok kadın; kadın ve erkek eşitliğini savunan, tarihsel olarak kadın hareketini başlatan öncü ideoloji olduğunu söyler. Ama tarihe baktığımızda durumun pek öyle olmadığını görebiliyoruz. Kitlesel kadın hareketi kapitalizm koşullarında, sanayileşmeyle beraber artık kadınların ve çocukların da ucuz iş havuzuna çekildiği dönemlerde kadınların proleterleşmesiyle başladı. Kadının ikincil konumuna dair yazılıp çizilmiş ancak bunun kitlesel mücadeleye dönüşmediği, kadının hem ucuz iş gücü olarak çalışmaya başladığı hem de ev içi angaryayı yüklendiği dönem, kapitalizme denk gelmekte.

Döneme kısa bir göz atmak gerekirse egemen güç olan monarşi yıkılmaya başlamış, egemen güç seçilmişlerden oluşan parlamentoya ait olmaya başlamıştı. Yani artık egemen sınıf burjuva sınıfı, devlet biçimiyse burjuva devlet olmuştu. Parlementoda da ilk seçme seçilme hakkı burjuva erkeklere tanınmaya başlamıştı. Sonrasında işçi mücadelesiyle işçi sınıfının erkekleri de seçme seçilme hakkını kazanmış ancak parlementoda temsiliyet büyük oranda mülk sahibi erkeklerden ibaret olmuştu. Burjuva kadınlar da hâlâ mecliste temsil edilmiyor, seçme seçilme hakkına sahip olamıyorlardı. Böylelikle, eşit mülk hakkı talebiyle oy hakkı mücadelesine başlamışlardı. Ancak bu mücadelenin kitleselleşmesi işçi sınıfı kadınların dahiliyetiyle gerçekleşmişti. O dönemlerde sömürünün işçi kadınlar üzerindeki etkisi daha can yakıcıydı. Daha az ücret alıyorlar, kreş hakkından yararlanamıyorlar, sistematik baskılara maruz kalıyorlardı. Çeşitli taleplerin karşılanması açısından mecliste işçi sınıfının temsili önemli noktada oturuyordu. Böylelikle, işçi sınıfının kadınları “8 saatlik mesai”, “eşit işe, eşit ücret” ve “örgütlenme hakkı” talepleriyle alanlara taşıp oy hakkı mücadelesine dahil olmuşlardı. Oy hakkı eylemleri kazanımla sonuçlandıktan sonrasındaysa burjuvalar işçilerle aynı mücadeleyi sürdürmeyi bırakmış, savaş karşıtı eylemlerde kendi sermayelerinin çıkarlarını gözeterek, savaşı savunmuşlardı. Barışsa yüzyıllardır işçi, işsiz, genç kadınların talebi olmaya devam etmiş, günümüzde dahi kadınlar mülk sahiplerinden farklı olarak savaşın kadınlar üzerindeki can yakıcı etkilerini görmüşlerdir. Kitlesel kadın hareketi; hayatı üretenlerin, sınıfın safında, burjuvaların çıkarlarından bağımsız taleplerle yan yana gelen kadınlarla can bulmuştur.

FEMİNİZM’LER VE MARKSİZM

2. Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetlerin Hitler faşizmi üzerindeki kazanamı yeni bir dönemin başlangıcı olmuştu. Yönetimin halkın, işçi sınıfının elinde olduğu devlet biçiminde halkın ve kadınların akıllara bile yatmayacak haklara sahip olması, diğer ülkelerde kadınların ve işçilerin ayaklanmasına sebep olmuştu. ABD emperyalizmininse en büyük korkusu bu deneyimin dünyanın birçok yerine yayılması olmuştu. İran'da halk devriminin önünü kesip iktidara “Molla Rejimi”nin gelmesine, kadınları baskılarla kuşatılmasına sebep olmuş, bir yandan yükselen kadın hareketliliğini kendi ihtiyaçları doğrultusunda evirip çevirmişti. 1940’lar savaş döneminde kadınları fabrikalara çağırırken “güçlü, bireysel kadın” imajını kullanmış, sonrasında ihtiyacı kalmadığında “kutsal aile” reklamlarına devam etmişti. 1960’lı yıllara geldiğimizdeyse ulusal kurtuluş mücadelesinin, gençlik hareketinin ve kitlesel kadın mücadelenin yükseldiğini ancak artık Sovyetlerin kapitalizmin yeniden inşa sürecine girmesiyle beraber bu hareketliliğin Marksist çerçevinin dışına çıktığını, ABD emperyalizmin Sovyetlere ve Marksizme yönelik kara propangadalarını alevdirerek neoliberal politikalarla mücadelelerin yönünü değiştirdiğini görebiliriz.

RADİKAL FEMİNİZMİN DOĞUŞU

İşte bu politik atmosferde, Sovyetlerin revizyonizme girmesiyle beraber Marksizme eleştiriler yönelten Radikal Feminizm doğmuştur. Radikal Feminizm, Marksizmin tanımladığı kapitalist sistemin esas çelişkisi olan emek-sermaye çelişkisini alıp yerine cinsiyetler arası çelişkiyi koyar. İşçi sınıfı ve burjuva sınıfını alır, yerine kadın ve erkeği koyar. Çözüm olarak sosyalist devrimi alır ama çerçeve-kuram ideoloji olmadığı için yerine bilimsel pek bir şey koyamaz. Tarihsel olarak ortaya çıkmış tüm toplum biçimlerinde ezilen sınıf kadınlardır der ancak bilim bunu çoktan reddetmiştir. Özel mülkiyetin ortaya çıkmadığı ilkel komünal toplum biçimine baktığımızda cinsiyete dayalı eşitsizliğin yaşanmadığını, özel mülkiyetin ortaya çıkmaya başladığı dönemlerdeyse kadının ikincil konuma sürüklendiğini söylememiz mümkün. Üretim araçlarının gelişmesiyle artık insanlar ilkel komünal dönemden faklı olarak daha fazla üretim yapmaya başlar, artık ürünlerle birlikte ve özel mülkiyet ortaya çıkar. Özel mülkiyetle beraber “miras”ın gelmesiyle kadın tek eşli olmaya zorlanmış olur, böylece babanın kim olduğu önemli hale gelir. Çünkü çok eşlilikte bunun bilinmesi zor düzeydedir. Böylece aile kurumu ortaya çıkar ve doğacak çocuklar bu mirasın nesilden nesile aktarılmasını, birikmesini sağlayacaktır. Kadın bu üretici konumunda aile içine hapsedilir, tek eşli olur, doğurganlığı biyolojik özellik olmaktan çıkıp toplumsal araç haline gelir. Feminizmse tarihi ve bilimi erkek egemen olarak değerlendirirken buraları görmezden gelir. “Kişisel olan politiktir” ifadesinde olduğu gibi, kadının eşitsizliği, kendi evinde, ailesinde, iş yerinde deneyimledikleri üzerinden kişisele indirgeyerek, antropolojik ve tarihsel dayanaklarını ele almadan yorumlar. Yani özel mülkiyetin ortaya çıkışı kadının ikincil konumunu doğuran şey olmasına rağmen feminizmde eşitsizlik hep varmış gibi özsel gibi bir tartışma etrafında kurar.

Bu yüzdendir ki cinsler arasında bir çelişki olduğunu ve bu çelişkinin ilk olarak ailede başladığını savunur. Ve işte bu yüzdendir ki, çözümü biyolojik devrimlerde, ilişki grevlerinde, ailenin ortadan kaldırılmasında bulur.

Radikal Feminizm’in en önemli özelliyi ataerkiyi bir sistem olarak ele almasıdır. Bilimi, hukuku, tarihi, iktidar politikalarını, medyayı yöneten tek egemen gücün ataerki olduğunu söyler. Kapitalist sistem radikal feminizm için toplumsal yapılanmada büyük rol oynamaz. Ancak tarihe baktığımızda tüm bu ilişkiler egemen sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiştir. Hukuk özel mülkiyeti korumak amacıyla doğmuş, polis kapitalist sistem koşullarında burjuva sınıfının kullanacağı baskı aracı olarak ortaya çıkmıştır. Ancak feminizm emek-sermaye çelişkisi görmez, işçi sınıfı kadınlarının taleplerini ayrıca ele almaz, Marksizmi eleştirdiği kadar kapitalizme yönelik mücadele hattı ortaya koymaz. Onun için kadın; babası, erkek kardeşiyle aynı sınıfın safında değildir. Mülk sahibi kadınla, işçi bir kadın aynı sınıfa mensup, aynı alanda, aynı taleplerle yan yana gelebilir. Ancak yazının başında da anlattığımız gibi mülk sahibi kadınlar işçi sınıfının kadınlarıyla mücadele alanında kazanımlar elde edene kadar ortaklaşır, sonrasında kendi çıkarları doğrultusunda burjuva sınıfının çıkarlarını korur. Ancak işçi sınıfının taleplerini yansıtmadıklarından, Marksistler tarafından eleştirilere maruz kaldılar. 1980 Petrol krizleriyle beraber kuramı daha da genişletmeleri gerektiğini düşündüler.

SOSYALİST FEMİNİZM SOSYALİZMİ SAVUNUYOR MU?

Radikal Feminist kuram, kapitalizmin kriz koşullarından geçerken kapitalizmi artık sadece toplumsal yapılanmada rol oynamayan bir sistem olduğunu savunmayı bıraktı. Sosyalist Feminist kuram ortaya çıktı ve bu kuram birbiriyle çelişkili iki kuramı, Marksizm ve Feminizmi  birleştirmeyi hedefledi. Kapitalist sisteme yönelik ayrı, ataerkiye yönelik ayrı mücadele hattı biçti. Kapitalizmin işçi sınıfı üzerindeki sömürüsünü gördü ancak kadının ev içi angaryayı üstlenmesinin sermayenin yeniden üretim sürecinin bir parçası olduğunu değil erkeklerin kadınları sömürdüğünü, yine aile içinde farklı bir sistem olduğunu savundu.

Bu kurama baktığımızda temelinde Radikal Feminizm görebiliyoruz çünkü onun gibi ataerkiyi bir sistem olarak tanımlıyor, cinsiyetçiliğin kendine özgü bir dinamiğinin olduğunu ve ezelden beri kadınların ezilen konumda olduğunu savunuyor. Sosyalist Feminizm de öznel duyguların, nesnel koşullara göre öncelik taşıdığını savunur ve bu kuram da kendisini kişisel deneyimler üzerinden geliştirir. Ataerkiye karşı sınıfın savaşamayacağını, işçi sınıfının sadece kapitalizmle savaşacağını savunur. Sosyalist Feminizm hem kapitalizmin ortadan kalkmasını isterken işçi sınıfı öncülüğü reddeder, hem cinsiyetçilikten arınmış sosyalist toplum ister hem de sosyalist ülkelerin kazanımlarını görmezden gelir. Kadınların ev içinde meta ürettiğini ve bu yüzden sömürüldüğünü söyler ve bu yüzden çözüm olarak ev içi emek ücretlendirilmesini savunur. Diyalektik materyalist yöntem kullanmadığı için çelişkileri doğru görmez, bu yüzden doğru mücadele hattı çizmez ve bu sebeple ev içi emek ücretlendirmesi talebinin kadınların ev içine hapsedilmesiyle sonuçlanacağını görmez. Marksist ilkeleri reddeder, onu cinsiyet körü ilan eder.

MARKSİZM KADIN MESELESİNE DAİR NE DİYOR?

Topluma karakterini belirleyen temel etkenin üretim tarzı olduğunu savunan Marksizm, asıl mücadelenin ataerkil karakterli kapitalizmde olduğunu söyler. Kapitalizmin, ataerkiyi öncesinde var olan toplum biçimlerinden devralarak kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini savunur. Cinsiyetçiliğin egemen sınıf için işlevsel olduğu için var olduğunu, kadının ikincil konumu üzerinden kendilerini eksiksiz sürdürebildikleri için kadının ezilmişliği sorununu daha da derinleştirdiğini ve bu sistem yıkılıp yerine sosyalist bir sistem kurmadığımızda elde edilen kazanımların sınırlı olacağını söyler. Feminizme göreyse patriyarka, hem evrensel iktidar ilişkilerinin temelini oluşturmakta hem de sınıflı toplumu önceleyen birincil tahakkümü teşkil etmekte. Ama artı değer sömürüsü üzerinden kendini var eden kapitalist sistemde, emek gücünün yeniden üretiminin sermayenin yeniden üretimi için ne kadar önemli noktada oturduğunu ve burdan kadının ikincil konumunu kapitalizmin nasıl kullandığını görememekte.

Günümüzde de kadın mücadelesinin kapitalizmi hedeflemediği takdirde kazanım elde etmesinin zor olduğunu söylememiz mümkün. Ancak bu sosyalist devrime kadar oturup bekleyeceğimiz anlamına gelmez. Burjuvanın çıkarlarını savunmayan bir kitlesel kadın hareketi günümüzün en önemli ihtiyacıdır. İşte ancak böylesi bir kadın hareketi kapitalizme bir tehdit oluşturduğundan baskılara maruz kalır, bölünmeye çalışılır. Ancak sosyalizmde bu mücadele yerini eşit ve özgür bir yaşam için yapılan eylemliliklere bırakır.

Yasalarda eşitliğin ötesinde, toplumsal yaşamda sağlanacak bir eşitlik kapitalist sistem varolduğu sürece mümkün görünmüyor. Sosyalist deneyimin yaşandığı Sovyetlere baktığımızdaysa kadın özgürleşmesine yönelik adımları yasaların ötesine taşıyan tek devlet olduğunu söyleyebiliriz. Yasalara bile baktığımızda dünyadaki tüm burjuva devletler kadınlara temel haklarını bile vermemekte çok ısrarcıyken Sovyetler kürtaj, oy hakkı, kreş, eşit ücret ve birçok talebi devrimin hemen sonrasında yasalara eklemişlerdi. Türkiye'deki burjuva devriminden sonra bile kadınlar ancak 1930'da oy verme hakkına sahip olmuş, 1983'de kürtaj yasaklanmıştı, ki günümüzde fiilen hâlâ yasak. Sovyetler “sosyalist feminist”lerin ev içi emeği ücretlendirme talebini sahiplenmez, ev içi emeği toplumsallaştırmayı hedefler bu nedenle. 8 Mart’ı sahiplenen ilk ülke olarak tarihe geçer, kapitalist ülkelerden farklı olarak kadının özgürleşmesine tehdit olarak algılamaz. Çünkü sosyalist bir ülkede yönetim, devrim yapan sınıfındır. Devrimin özneleri işçi kadınlardır, ve eşitsizliklerin ortadan kalkması halkın en büyük talebi olmalıdır.

Dolayısıyla kadın mücadelesinin hedefleri işçi sınıfı kadınlarının gerçek ihtiyaçları üzerine oturmazsa geniş kadın kitlelerine de ulaşamaz, kazanımlar elde edilemez ve bizim hayatımızdan çalan bu sisteme darbe vurulamaz.

Bu 8 Mart'ta da yakılarak öldürülen kız kardeşlerimizin bizlere bıraktığı mirası devam ettirecek, cezasızlık politikalarına, eşitsizliklere, şiddete karşı her kesimden kadınlar olarak bir araya gelerek ataerkil karakterli kapitalizme bir darbe daha biz kadınlar vuracağız!

Evrensel'i Takip Et