Hikâye mi yoksa manifesto mu: Novacento
Bu film bize fazlasıyla sanatsal bir şekilde İtalya’nın on senede bir geçirdiği kimlik değişimini ve bu değişimle yaşadığı siyasi olayları ana iki karakter üzerinden anlatıyor.

Bora ALTUN
Ankara Üniversitesi
Novacento İtalyanca bin dokuz yüzler demek. Kendisine Bernardo Bertolucci tarafından yönetilen bir İtalyan klasiği demek bence yerinde olur. İşlediği politik ve sosyal konular, oyuncu kadrosu, müzikleri ve sinematografik açıdan bakılınca en sevdiğim filmler listesinde yerini alır. Bu açıdan eleştirimin nasıl bir yönde olacağı tahmin edilebilir. Ancak burada amacım, bu filme körü körüne hayranlık beslemek değil, neden izlemeniz gereken filmler listenizde yer almalı, bunu anlatmak.
KARAKTERLER
Film 1900 yılından itibaren Birinci Dünya Savaşını, İtalya’da filizlenen faşizmin izlediği yolu ardından İkinci Dünya Savaşını ve ondan sonrasında yaşanan birtakım olayları; biri aristokrat biri de işçi olmak üzere iki karakter üzerinden bize aktarıyor. Aristokrat karakter Alfredo (Robert De Niro), işçi karakteriyse Olmo (Gérard Depardieu) tarafından canlandırılıyor. Tabii burada Donald Sutherland’e ayrı bir parantez açmak gerek. Hayat verdiği karakter Casanova rolü dışında da bir kariyer performansı gösterdiğini söylemek yalan olmaz.
FAŞİZMİN ACIMAZSIZLIĞINI YÜZÜMÜZE VURUYOR
Yıldızlar kadrosunun eşlik ettiği bu film bize anlaşılmazı zor bir alt metin vermiyor, bize fazlasıyla sanatsal bir şekilde İtalya’nın her on senede bir geçirdiği kimlik değişimini ve bu değişimle yaşadığı siyasi olayları ana iki karakter üzerinden anlatıyor. Faşizmin acımasızlığını ve yaşattığı vahşeti en üst perdeden yüzümüze vuruyor. Aristokratlar ve tarım işçileri arasındaki sınıf çatışmasıysa bütün çıplaklığıyla gözlerin önüne seriyor. Filmde aynı Olmo karakterinin İtalya’nın sokaklarında dolaşarak gelmekte olan faşizm tehlikesine karşı halkı uyarır nitelikte “Uyanın!” diye bağırması gibi birçok sembolizm ve ince detaylar var.
Dedelerinden kalan mallarını korumak için faşizme sığınan yozlaşmış bir aristokrat grubu var. Aslında filmin ikilemlerinden biri de burada mevcut oluyor: “Faşistlerin işledikleri suçlarda mal sahipleri ne kadar sorumlu?” Film, öyle yozlaşmış bir aristokrat portresi çiziyor ki insan nasıl bir duygu durumunda kalacağını şaşırıyor ve bu film bittikten sonra bile insanı düşündürmeye devam ediyor.
SİNEMATOGRAFİSİ SANATSAL YAPISINI GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR
Filmin tek yapılı olması en büyük eksisi, ayrıca da karikatürize edilmiş bir çatışma sunarak neredeyse bir propaganda haline gelmesi. Tabii filmin sanatsal altyapısı ve karakterler arasındaki diyaloglar bunu daha kabul edilebilir hale getiriyor. Bernardo Bertolucci seyirciyi on dakika da birlik sekanslarla ayakta tutuyor. Bazı izleyicilerin hoşuna gitmeyen rahatsız edici sahneler de barındırmıyor değil. Ancak yönetmen otosansürünü de sağlıyor diyebiliriz. Vittorio Storaro’nın muhteşem sinematografisi de filmin sanatsal yapısını gözler önüne seriyor. Filmin açılış sahnesinde meşhur “Il Quarto Stato” (Dördüncü Kuvvet) tablosu seyirciye gösteriliyor
SINIF ÇATIŞMASI İYİ BİR ŞEKİLDE İŞLENMİŞ
Film Cannes Film Festivali’nde gösterilme fırsatı bulamadı. İşlediği konular, 20.Yüzyıl Dünyası’nın korktuğu sosyalizm konusunun filimde sempatiyle işlenmesi, Bernardo Bertolucci gibi cesur bir yönetmen tarafından çekilmesi; çok iyi bir film olmasına rağmen hak ettiği değeri görmediği izlemini uyandırıyor.
Yine de sınıf çatışmasını (uzun olsa bile) bu kadar sanatsal ve iyi bir şeklide işleyen film bulmak zor. Ayrıca Yıldızlar karması gibi bir oyuncu kadrosu ve çok iyi müzikler eşliğinde yapıyor bunu. Yönetmenin (bazılarının hoşuna gitmeyebilir) çekilmezi zor ve tartışmalı konuları işlemesi filmin Kurtarılması Gereken 100 İtalyan Filmi listesine girmesini sağlıyor.
Evrensel'i Takip Et