Bugün de ihtiyaç duyulan tabandan gelen basınçtır
"Kimseden beklemeden, kendin için harekete geç, talepleri seninle ortak olanlarla birleş, kulağının üstüne yatan sendikacıyı uyandır, uyandıramıyorsan sırtından at."

Fotoğraf: Evrensel
Arzu Erkan
Yer Saraçhane, Beyazıt’tan barikatları aşarak gelmenin öz güveni ile hafta başında üniversitelerde hayatı durmaya hazırlandıklarını anlatan genç bir kadın, kürsüden olanca gücüyle, “Bizim işçilere, emekçilere, sendikalara, meslek örgütlerine bir çağrımız var; genel grev, genel direnişi örgütleyelim” diye haykırdı. Bu sözler demokrasi ve özgürlükleri elde etmenin yolunun mal ve hizmet üretimini durdurmaktan geçtiği gerçeğini geniş toplum kesimlerinin tartışmasına olanak sağladı.
Temel hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı bir ülkede sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme hakkının etkin kullanımından da söz edilemez kuşkusuz. Nitekim AKP’li yıllar grev hakkının kullanımının nasıl askıya alındığının örnekleri ile dolu. AKP’li yıllarda 22 grev erteleme adı altında yasaklanırken 200 bin işçinin özgür toplu pazarlık hakkı da elinden alındı. Sadece bu yalın gerçek bile demokrasiye en çok ihtiyacı olan ve onu tesis edecek gücün yani işçilerin, onların öz örgütü olan sendikaların bu zorbalık karşısında harekete geçmesini kaçınılmaz kılıyor. Elbette ülkenin dört bir yanında eylemlere katılan azımsanmayacak sayıda işçi oldu ancak DİSK’e bağlı sendikaların eylemlere katılımı yönetici ve temsilci kadrolarıyla sınırlı olduğunu da vurgulamak gerekiyor. Türk-İş ve Hak-İş konfederasyon düzeyinde yaşanan gelişmeler karşısında sessiz kaldı.
Sendikal bürokrasiyi aşmanın yolu da yan yana gelmektir
Bugün Saray rejiminin faşizan uygulamalarına son vermenin yolu işçi sınıfı ve emekçilerin birleşik ve örgütlü mücadelesinden geçiyor. Elbette her muhalif sesi bastırmaya çalışan bir iktidar varken bunun bilince çıkarılması kolay değil. Ancak bir eylem dahi katılmamanın gerekçesini ‘üyelerimize anlatamayız’ sözleriyle, üstelik sorumluluğu da üzerinden atmaya çalışarak izaha kalkan sendika yöneticilerinin karşısına işçilerin iş ve ekmek talepleriyle demokrasi ve özgürlük talebinin nasıl da iç içe geçtiğini kavratacak bir çaba ile geçmek ertelenemez bir görev. İşçilerin bilinç ve örgütlülük düzeyinin henüz sendikal bürokrasiyi aşacak bir güçte olmadığı açık ancak bu aşılamaz değil. Bugün bir biçimde tepkisini ortaya koyan henüz dağınık ve örgütsüz durumda olan işçilerin fabrika ve iş yerlerinde örgütlü gruplar kurmasını teşvik etmek bürokrasiyi aşmanın da yegane yolu.
Bugün Saraçhane’den yükselen “genel grev, genel direniş” çağrısı sonrası; sendika, grev, genel grev kavramlarına yabancı, arama motorlarına bakarak hap bilgi almaya çalışan gençlerden bir kısmı, aramalarda önüne düşen 5 Nisan kararları sonrası gerçekleştirilen işçi eylemlerine denk gelmiş olmalı. Eğer öyleyse, tabandan gelen basınç nedeniyle Türk-İş’in 20 Temmuz 1994’te genel eylem kararı aldığını, bu eyleme DİSK ve kamu çalışanları sendikalarının da destek verdiğini görmüştür. Genel eylem kararı kısmen uygulanabilse de genel grev önündeki engellerin fiilen aşılmasını sağlamıştır. Yine, 1994 yılında toplu vizite ve iş bırakma eylemleri işçilerin çok sık başvurduğu mücadele biçimlerindendir. 5 Nisan kararları sonrası kamu ve özel sektörde çalışan işçilerin hoşnutsuzluğu ve tepkisi, bu hoşnutsuzluk ve tepkiyi örgütlü bir şekilde gösterme tutumu konfederasyonları harekete geçmeye ve ortak tutum almaya zorlamıştır. Bugün de olması gereken, ihtiyaç duyulan tabandan gelecek basınçtır! Bu olmadan Erdoğan-Şimşek programı ile işçilere dayatılan sefalet koşullarını tersine çevirmek mümkün değildir.
Kendi geçmişinden dersler çıkararak ilerleyebilmelidir
600 bin kamu işçisine kamu çerçeve protokolü görüşmelerinde hedeflenen enflasyon oranında zam dayatan iktidar, grev yasağı kapsamındaki Türkiye’nin en büyük kuruluşu TÜPRAŞ’ta 3 bin 500 işçiye yüzde 21 sefalet zammı dayatan Koç Holding, metalden petrokimyaya binlerce işçinin karşısına düşük ücretlerle çıkan patronlar, milyonlara çoktan açlık sınırının gerisine düşmüş 22 bin 104 lira asgari ücretle yaşamayı dayatanlar… Özcesi sermayesi, ona hizmette sınır tanımayan iktidarı, onlarla iş birliği içerisindeki sendikal bürokrasisi hepsi ama hepsi işçi sınıfı karşısında birleşmiştir. İşçiler de bu şer cephesi karşısında kendi geçmişinden dersler çıkararak ilerlemeli, bu oyunu bozabilmelidir.
Kimseden beklemeden, kendin için harekete geç, talepleri seninle ortak olanlarla birleş, kulağının üstüne yatan sendikacıyı uyandır, uyandıramıyorsan sırtından at. Yukarıda özetin özeti olarak aktardığımız, ‘90’lı yılların mücadelesinden çıkarılacak ders budur!
Şimdi buzu kırma zamanı
2025 1 Mayıs’ında krizin yükünü reddetmek için ortak, kitlesel ve alabildiğine yaygın miting ve gösteriler için zemin hazırdır. Eylem yasağına rağmen eylem ve direnişlere devam eden Gaziantep Başpınar işçileri, grev yasağına rağmen grevlerini sürdürüp kazanımlar elde eden metal işçileri birleşen, örgütlü davranan işçilerin zaferler elde ettiğini de göstermiştir. Şimdi iş ve ekmek taleplerimiz için, demokrasi ve özgürlükler için birleşme ve harekete geçme, buzu kırma zamanıdır!
Evrensel'i Takip Et