5 Nisan 2025 04:53

Dosta güven, düşmana korku mücadelesi

“Kime, nasıl, ne kadar, ne zaman güveneceğini de bu mücadele üzerinden hesap eden ileri işçilerin sayısının artması, mücadelenin seyri bakımından önemli bir yerde duruyor.”

Dosta güven, düşmana korku mücadelesi

Fotoğraf: Evrensel

Mesut Baylav

[email protected]


Kim kime kolay kolay güvenir? Bir insanın başka bir insana güvenebilmesinin çok çeşitli zeminleri ve kıstasları vardır elbet. Yıllar içerisinde yaşanan olumlu ya da olumsuz deneyimler, başka insanlardan duyulanlar, yaşam koşulları gibi birçok etken güven ya da güvensizlik meselelerinde yer tutar. Bu yazıda kastettiğimiz ‘güven’ elbette sırtını çivili bir duvara yaslamak ve başına gelecekleri beklemek anlamına gelmiyor.

Meselemiz işçiler arasında süren güven tartışmalarına dair çeşitli gözlemler ve deneyimler üzerinden bazı değerlendirmeler yapabilmek. Bunu da Antep’te fabrikalarda çalışan işçilerle aslında uzun zamanın biriktirdiklerine dayanarak yapmak. Başta aynı fabrikada çalışan işçiler olmak üzere genel olarak bir güvensizlik halinin olduğu malum. Gel gelelim bunun sebepleri de çok çeşitli. En çok öne çıkanlara bir bakmakta fayda var.

‘Ben varım ama diğerleri yok’ yaklaşımı

“Fabrikada bir şikayetimiz vardı (Buraya birçok şikayet konusu ekleyebiliriz), yönetimle görüşmeye gidelim dedik, gittik arkamı bir döndüm, kimse kalmamış.”

Antep’te güven konusunu konuştuğumuz işçilerin anlattıklarından bir kesit paylaştık. Çok yaygın bir söylem. Ne kadarının doğru ve yaşanmış olduğuna dair bir tespitte bulunmak zor. Ama birçoğunun tartışmada bir kanıt sunma gerekçesiyle dile getirildiği de kesin. Kendisini korkusuz diğer işçileri korkan ve kaçan olarak gösteren bu yaklaşımın temelinde esas olarak “Ben varım ama diğerleri yok” yaklaşımı var. Ve diğer işçileri de ikna etmenin mümkün olmayacağına dair çeşitli gerekçelerle yaklaşımın kendisi beslenmiş oluyor. Elbette bu durumu yaşayan işçiler var. Ve bu yaşanmışlığın yansımaları ve etkileri güvensizliği perçinliyor. Kendi yaşamamış olanlar ise eğer patronun karşısına çıksa arkasında kimsenin kalmayacağı bir senaryoyu kuruyor olabilir.

Birliğin önündeki engel yalakalık mı?

“Yalaka çok yalaka, koyun gibi hepsi...”

Bu da başka bir yaygın söylem. Fabrikalarda işçilerin deyimi ile “yalaka” işçiler elbette var. Yanındaki işçinin konuştuğunu fabrika yönetimine ulaştıranlar, diğer işçinin kuyusunu kazanlar, çavuşlar, amirler vs. Böyle işçilerin sayısının çok sınırlı sayıda olduğunu aslında işçilerle konuştuğumuzda da anlayabiliyoruz. Ancak fabrikada birlik olunmamasının gerekçesi olarak “yalaka” diye tarif edilen işçilerin gösteriliyor olması tek başına meseleyi açıklamaktan uzak. Üstelik birlik olmanın önündeki engel olarak “yalaka” işçileri gösteren işçilerden ikisi de birbirini “yalaka” olarak tarif edebiliyor. Bu da başka bir karmaşa halini doğuruyor.

‘Bu işçiden olmaz da kimden olur?​’

“Bu işçiden bir şey olmaz…”

Bu da en yaygınlarından biri. Güvensizliğe dair açıklanan çok sayıda gerekçenin ardından gelen bir cümle de diyebiliriz buna.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Şu tespiti yaparak başlayalım. “İşçiden bir şey olmaz” diyen işçilerin önemli bir bölümünün esas olarak kendine ve değişime güvenmediği gerçeği. Ve buradan yola çıkarak bütün işçileri aynı torbaya atıp hiçbirinden bir şey olmayacağı sonucuna varması. Bu tespit masa başından yapılmış bir tespit değil. Kuşkusuz işçiler, bir sorumluluk alıp fabrikasındaki sorunlar etrafından bir birlik oluşturma yoluna girmeye cesaret edemeyebilir. Kolay değil elbet; işten atılma kaygısı, bu iş için bir mesai harcamak vs. Bu yolu zorlamayınca elbette işin kolay yanlarından biri diğer işçilerin bir şey yapmamasına çıkabiliyor. Ve sonuç olarak, “Bu işçiyle bir şey yapılmaz, arkanı dönünce satar insanı” noktasına varılabiliyor. Mesela bunu ciddi işçi mücadelelerine öncülük etmiş işçilerden duymak daha zor. Melike Tekstil’de son yıllarda yaşanan eylemlerde işçilerin temsilcisi olan bir işçi şöyle düşünüyor: “Bu işçiden bir şey olmayacak da kimden olacak? Bu düşünce işçilerin önündeki en büyük engellerden biri. İş bırakma süreçlerinde işçiler böyle düşünmüyor ama içeri girince işler değişiyor. Daha dün birlikte dışarda mücadele ediyorduk işte, içeri girince ne değişti?​”

Birlik en fazla içeride lazım

Evet, içeri girince ne değişiyor? İş bırakma eylemlerinin yaşandığı fabrikalarda işçilerin dışarıda birbirine güveni ile fabrika içerisinde birbirine güveni arasında farklar var. Bu dediğimizden işçiler eyleme başlayınca güven problemi de çözülmüş oluyor sonucu çıkmasın. Çünkü öyle değil. Antep, son yıllarda en fazla iş bırakma eylemlerinin yapıldığı şehir. Bu süreçte işçilerin dışarıdayken birbirlerine güvenini etkileyen sınırlı da olsa bir birliğe sahip olmaları öne çıkıyor. Bu birlik fikri işçilerin birbirine güvenini olumlu etkiliyor. Ancak oralarda da durum (Eğer sağlam bir örgütlülük yoksa ki son yıllarda yaşanan eylemlerde böyle bir örgütlülükten bahsedilemez) pamuk ipliğine bağlı. Durumlar hızla bir güvensizlik ve birbirini suçlama haline dönebiliyor. İşçiler eylemlerde bunu ifade de ediyorlar: “Şimdi birliğiz, içeri girince böyle olmayacağız.”

Bu kabulleniş içeri girdiğinde durumun aynen ifade edildiği gibi sürmesine sebep oluyor elbet. Oysa işçiye birliği en fazla fabrikanın içerisinde lazım. Zira zam için dışarı çıkan işçiler çeşitli kazanımlar elde etse dahi içeri girip işbaşı yaptıklarında başına gelecekleri yaşıyor. İşten atmalar, baskılar, istifaya zorlamalar vb. Bunlar son yıllarda iş bırakma eylemi yapan fabrikaların neredeyse tamamında yaşandı ve işçiler bunu deneyimledi. İşçilerin ana gövdesinde “İş bırakıp dışarı çıkalım da sonrasına dışarda bakarız” eğilimi hakim. Yani iş bırakıp fabrika dışına çıkınca birlik olmanın daha kolay ve rahat olacağı düşüncesi var. Ancak işçilerin kendi deneyimleri gösteriyor ki kurulduğu hissedilen o geçici birlik, yanıltıcı olduğu kadar gerçekliğe de uygun düşmüyor ve kısa sürede dağılan, içeriye girince de unutulan bir hale bürünüyor.

Herkes başkasını suçluyor

Bir örnekle devam edelim. 2023 şubat ayında Milat Halı Fabrikasında iş bırakan işçiler “Sonuna kadar devam, birliğimizi bozmak yok” diyerek, kendi aralarında yaptıkları toplantıdan ayrılırken yarım saat sonra bölünmeyle karşı karşıya kalmış ve hiçbir talebi kazanamadan içeri girmek durumunda kalmıştı. “Bunun sebebi nedir?​” sorusuna bütün işçiler başka işçileri suçlayarak yanıt veriyordu. Bu bazen fabrikalardaki bölüm isimleriyle de karşılık buluyor. Misal, “Konfeksiyon dağıldı o yüzden oldu” ya da “Dokuma sağlam durmadı” gibi... Günün sonunda herkesin birbirini suçladığı, sınırlı da olsa kurulan birlik ve güven ortamının dağıldığı ve işçilerin başına geleni yaşayacakları bir tablo ortaya çıkmış oluyor. Elbette bu durumların ortaya çıkmasında patronların işçileri bölmek için hayata geçirdiği çok çeşitli hamlelerin etkileri var. Ve bu hamlelerin hepsi devreye sokulunca bölünmeler, parçalanmalar alıp başını gidebiliyor. Bu deneyimlerin sayısı oldukça fazla ve benzer.

Güvenin örgütlenmesi mücadelesi

2025 şubat-mart aylarında Antep’te fabrikalarda yaşanan eylemler, direnişler ciddi sonuçlar ve deneyimler biriktirdi. Bu deneyimlerin bir kısmında işçilerin birbirine güvenmesi açısından olumlu deneyimler ortaya çıkarken kimilerinde daha olumsuz deneyimlerle eylemler sonlandı. Kimi yerlerde iş bırakma eylemlerinin bitiminde yine “Bu işçiden bir şey olmayacağını gördük, hemen bölündüler, bunun için mi eylem yaptık biz?​” gibi düşünceler kendini daha güçlü var etti.

Çalışma ve yaşam koşullarını değiştirmek için örgütlü bir mücadelenin öyle ya da böyle parçası olan işçiler açısından bu dönem güven meselesi de birliğini güçlendirme meselesi de daha somut ve koşullar hesaba katılarak yapılıyor ve daha uzun soluklu bir mücadeleye ihtiyaç olduğu fikri ortaya çıkıyor. Kime, nasıl, ne kadar, ne zaman güveneceğini de bu mücadele üzerinden hesap eden ileri işçilerin sayısının artması, mücadelenin seyri bakımından önemli bir yerde duruyor. İleri işçilerin birliği de güveni de örgütlemesi konusunda alacağı sorumluluk bugün Antep işçisinin kendi eylem biçiminin de tartışılmasına da olanak sağlayacak ve “Her yıl bir defa oluşan geçici ve dağınık birliklerden” öteye geçerek fabrikalarda kalıcı birlikler oluşturma tartışmasının yolunu da açacaktır, açmalıdır. Birlikten kastımız iş yerlerine dayanan, olabildiğince demokratik yollarla ve yine olabildiğince geniş bir işçi grubunun temsiliyeti üzerinden komitelerini oluşturmak ve bu komiteler aracılığıyla mücadele etmenin olanaklarını yaratmak. Anlatmak istediğimiz tek başına mekanik bir ilişki bütünü değil. İşçilerin her gün en az 8 saat birlikte olduğu fabrikadaki diğer işçilerle başka bir duygudaşlık kazanması bu birliklerin oluşabilmesinde önemli bir mesele. Bu duygudaşlık sadece fabrika içerisinde sağlanması mümkün olmayan aynı zamanda fabrika dışındaki zamanların da değerlendirilmesini kapsayan bir çabayı gerektiriyor.

Ünaldı’da da birlik kendiliğinden oluşmadı

Birlik olma, güven gibi konular konuşulduğunda “Eskiden birlik vardı. Şimdi öyle mi?​” diye soran ve yanıt olarak “Şimdi işçi birbirinin kuyusunu kazıyor” diyen işçilerin sayısı çok.

Sanki birlik dediğimiz şey geçmişte kendiliğinden oluşmuş ve yıllar geçtikçe de kendiliğinden ortadan kaybolmuş gibi bir yaklaşımın dile gelmiş hali. Böyle değil elbette. Geçmiş diye tarif edilen dönemlerden verilen örnekler, önemli mücadeleler verilerek oluşturulan birlikler ve bunun üzerinden işçiler arasında oluşan güvenin sonucu olarak ortaya çıkmış örnekler. Ünaldı direnişi Antep işçi sınıfının tarihi bakımından en önemli örneklerden biri olmayı sürdürüyor. Özellikle o dönemi yaşayanlar ya da bilenler açısından, “Ünaldı’da böyle miydi? Şimdi birlik yok” cümlesi çokça kullanılır. Yalan ya da yanlış değil, bugün işçilerin birliği henüz çok sınırlı düzeyde. Ancak hazırda bir birlik olacak da işçiler ona dahil olacakmış gibi bir yaklaşımın bir karşılığı da yok gerçekliği de. Ünaldı’da da öyle olmadı, başka örneklerde de durum öyle değil. İleri işçilerin uzun süreçte ilmek ilmek ördüğü mücadeleler sonucu ortaya çıkan sonuçlar bugün işçilerin yaşadığı süreçlere benzer.

Kendisini sürecin dışında tarif etmekle ve bir gün bir yerlerde birlik oluşursa iyi olacağını söylemekle olmuyor, olmayacak. Başta ileri işçilerin işçi sınıfının geçmiş mücadele deneyimlerinden öğrenmesi, kendi pratiğinden öğrenmesi ve sonuçlar çıkarması bugün işçi ve emekçilerin daha güçlü hamleler yapabilmesi, örgütlerini kurabilmesi açısından kritik.

EVRENSEL'İNMANŞETİ

Sarayın açmazı

Sarayın açmazı

Türkiye’de neoliberal dönüşümü hızlandırarak uluslararası sermayeye bağımlılığı artıran Erdoğan-Şimşek programı yapısal sorunları derinleştirdi. Yargı operasyonlarıyla tetiklenen sermaye kaçışı arttı. Prof. Dr. Oğuz Oyan’a göre mevcut ekonomik program işlevsizleşti ve Saray iktidarı açmaza girdi.

BİRİNCİSAYFA
SEFERSELVİ
5 Nisan 2025 - Sefer Selvi

Evrensel'i Takip Et