29 Mayıs 2013 11:55

Sara Aktaş’a mektup

Sevgili Sara Aktaş,İki dizeni bir defterime not almışım, kim bilir ne zaman.“Şaşıp kalıyorum gerçeğe, yalana... Acının öncesizliğine ve sonrasızlığına...”Bir genç kadının acıyı bu kadar iyi anlatışı bana bir yürek sızısı veriyor. Bütün genleriyle acıyı tanımış biri var karşımızda. Kadınların ac

Sara Aktaş’a mektup
Paylaş
Sennur Sezer

İki dizeni bir defterime not almışım, kim bilir ne zaman.
“Şaşıp kalıyorum gerçeğe, yalana...
 Acının öncesizliğine ve sonrasızlığına...”
Bir genç kadının acıyı bu kadar iyi anlatışı bana bir yürek sızısı veriyor. Bütün genleriyle acıyı tanımış biri var karşımızda. Kadınların acıyı tanıması doğaldır ama her ulusun kadınının anlayacağı netlikte bir acı tanımı :  “öncesiz ve sonrasız”. Bu ustalığın açıklanması gibi.

Şiir yazılan dilin düş görülen dil olması gerektiği söylenir ve ben ana dilinden başka bir dilde şiir yazabilenlere şaşarım. (Şiir yüreğinin tellerine dokunur. Öykü ve romandan farklıdır.) Düşlerini Türkçe mi görür ana dili farklı olanlar?

Sana yazarken yüzünü hiç bilmediğimi hatırladım. İlk kitabının adının yaşadığımız coğrafyaya uygunluğunu: Savaş Yıkıntıları. Sonraki kitabın adı  Aksi Yalandır.

Tarihi savaşlardan oluşan topraklarda doğduk. Kadınlarımız yemeğini, giyimini üretmek, ölülere ağlamak ve çocuklarını büyütmek zorundadır. Sevdasını, hasretini aralara sığdıracak ustalıktadır hep. Yüreğinin sesine uymak bile yasaklanmıştır onlara. Ağlamak onlara verilen tek özgürlüktür. Yaşamlarında gülmeye hem yer yoktur hem güldüklerinde gizlemek zorundadırlar ağızlarını.

Sevgili Sara,
Nicedir seher vaktinden önce uyanıyorum. Göğsümde bir ağrı. Güneşin doğduğu yerde bir kızıllık. Kan mı?

Bir haykırış : “Kızkardeşim vuruldu”.  Bir kadın sesi bu, biliyorum senin sesin. Oysa kadın sesinin duyulması buralarda haramdır. “Kadınların acılarını kimse duymasın”, yasası yazılı değildir ama yürürlüktedir.

Acıların bu yüzden mi kağıda döküldü.? Hapishanede dalından kopan bir çiçek gibi rengini saklarken, sözlerinin kokusunu savurmuş. ( Genç ömrünün ne kadarı geçti mahpusta ?) Kitabı okurken tanıdım göğsümü ağrıtan sesi.

Şiirlerin elimi tutunca bir film izler gibi izledim bir Kürt kızının yazgısını. Ayakları çiçeği güzel kokan ağaçlara sürükler onu, yaprakları sararan bir akasyaya. Ama iğdeye asar kendini o kız. Çünkü iğde çiçeği ayrı kokar,  meyvesi ayrı. Dilin söyleyemediğini rüzgar söylemeli kokuları dağıtırken. .

Topraksızlığının göğsüne sığınıp mı söyledin stranlarını,  kılamlarını:
Kadınları ve çocukları ve yaşlıları
Hayvanları ve yeşili öldürdüler
Kaçakların yaktıkları ateşlere benzer bir ateş kıvılcımlanırken kuytuda; kılamın sürüyor:
Ne bulduysam
Toprak bir damda kaybettiğim
Çocukluğuma kattım.
Annemin siyaha kesen çığlığını buldum.
Şimdi ellerimde ayaklarımda kan
Sona uzanan o ince sızı

Bebekliğinde yüzüne dövme yapmaya kıyamadı belli ki anan. Nazardan korumak için üzerlikler, çörek otları yaktı belki. Sen ananın yüzündeki dövmelere baktın mı nasıl bir öykü sığdırılmış noktacıklara görmek için.

Mektubunu yollar yollamaz erbane sesinin anlattığı öyküyü bir kez daha çözmeye çalışacağım. Bir damla kanın hıçkırığını duyacağım. Ayrılıklara inat kavuşma müjdeleyen inatçı ses tonunu vedalarda. Söyle bana Sara, bu topraklardaki kadınların öyküleri ve yaşadıkları birbirine benzemez mi? (İstanbul/EVRENSEL)

ÖNCEKİ HABER

İşçilerden aldı, Meclise taşıdı

SONRAKİ HABER

Birleşik Metal birlikte grev çağrısını yineledi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa