‘Marjinaller’ ya da sosyalistlere vurmanın dayanılmaz hafifliği
M. Sinan Birdal
Altan Tan BBC Türkçe’den Engin Esen’e verdiği demeçte bu haftasonu Ankara’da birinci kongresini gerçekleştirecek olan HDP’nin ‘kadük’ doğduğunu söylüyor ve Kürt illeri dışındaki yerlerde bu partinin adaylarını desteklemenin yanlış olduğunu ekliyor. Altan Tan, HDP’nin Öcalan’ın ta-hayyül ettiğinin aksine ‘bütün Kürtleri ve Türkiye’yi kucaklayacak bir parti’ olamayacağını ve bunun nedeninin HDP işini yürüten siyasetçilerin Türkiye’de ‘sadece marjinal solla sınırlı’ kalmaları olduğunu vurguluyor.
Tan’ın tespiti Türkiye’de sosyalistlerin açısından barış sürecine yeterince güçlü bir destek sağlayamayacakları varsayımından hareket eden reel politik bir değerlendirme olarak görülebilir. Ancak değerlendirmenin üzerine oturduğu iddialar ve sonuçlara yakından bakmakta fayda var. Tan’ın değerlendirmesi şu iddiaya dayanıyor: ‘Bu marjinal solun önemli bir kısmı dinle, İslam’la barışık değil. Kürt İslamcılar da bunlara sıcak bakmıyor. Türkiyeli Müslümanlar da sıcak bakmıyor. Hatta liberal çervelerle bile bu marjinal solun arası iyi değil.’ Başka bir ifadeyle Tan Kürtler Türkiye sosyalistleriyle kurdukları ittifakın diğer siyasi hareketlerle ilişkilerinde sorun yarattığını iddia ediyor.
Liberallere ilişkin değerlendirmeden başlayalım. Liberallerin Türkiye’de bağımsız parti olmayı, ideolojik bir program geliştirmeyi ve toplumsal bir kuvvet olmayı beceremedikleri bir olgudur. Türkiye’de liberalizm bağımsız bir siyasi özne değildir ve bu haliyle ancak başka siyasi hareketlerle (milliyetçilikle, muhafazakarlıkla veya sosyalizmle) simbiyotik bir ilişki içinde varolabilir. Dolayısıyla liberallerin ‘marjinal soldan’ bile daha ‘marjinal’ oldukları söylenebilir. Büyük umutlarla kurulan Yeni Demokrasi Hareketi 1995 seçimlerinde yüzde 0.48’lik oy oranına erişip hezimete uğradı. 2011 seçimlerinde Liberal Demokrat Parti’nin oy oranı yüzde 0.04’tü. Liberallerin toplumsal güçlerinin temeli Türkiye’nin toplumsal dönüşümünü küresel yönetişimle uyumu sağlayacak ideolojik ve teknik işlevleridir. Bunun en açık örneği liberallerin durmadan AKP’ye temel istikametin Kemal Derviş ve AB reformları olması gerektiğini hatırlatmalarıdır. Bu açıdan AKP ittifakı içinde liberaller ANAP’ta teşkilatta tabanları olmamasına rağmen her daim önemli icracı bakanlıklara sahip olan liberal kanattır. Bu kanat ANAP döneminde -diğer merkez sağa iktidarlar döneminde olduğu gibi- iktidarın uluslararası meşruiyeti açısından önemlidir. Yüksel Taşkın’ın ifade ettiği gibi liberallerin AKP’yle ilişkilerinin geleneksel merkez sağ partilerle ilişkilerinden farkı AKP içinde bir kanat olarak değil, ittifakı dışarıdan destekleyen bir grup olarak varolmalarıdır. Bu açıdan AKP uluslararası ilişkilerini gerek Milli Görüş kökenli gerekse Cemaat kökenli kanatlar vasıtasıyla ilerlettikçe liberallerin siyasi gücünün daraldığı söylenebilir.
LİBERALLERİN SINIRI VE KÜRT SORUNU
Liberallerin güçlerinin sınırlarının en bariz ortaya çıktığı alan -ironik bir şekilde- Kürt sorunudur. Silvan olayı sonrası hükümet askeri mücadele stratejisine döndüğünde liberallerin ‘müzakereci liberaller’ yaftası altında nasıl marjinalleştirildiklerini hatırlayalım. Liberallerin Kürt sorunu konusunda en büyük çatışmayı sosyalistlerle değil AKP ittifakının diğer unsurlarıyla yaşadıklarını kaydetmekte fayda var. Sonuçta Demokratik Gelişim Enstitüsü (DPI) çerçevesinde Kürt sorununu ele alan bir toplantı nedeniyle liberalleri PKK’yle bağlantılı olmakta itham eden çevre Akit gazetesiydi.
Gelelim sosyalistlerin İslam’la ve İslamcılarla olan ilişkisine. Tan sosyalistlerin İslam’la barışık olmadığını iddia ediyor, ancak bu iddianın geçerliliğine dair bir kanıt sunmadığı gibi nedensellik bağlantısını da kurmuyor. Burada Tan, herkes tarafından kabul gören, doğal kabul edilen, ancak sınanmamış iddialara -bu anlamda ideolojik bir yaklaşıma- dayanıyor. Tan’ın boş bıraktığı yerleri dolduralım. Kuramsal olarak Marksizm’in dini bir toplumsal olgu olarak görmesi dindarların dine yüklediği kutsiyetle bağdaşmayabilir. Ancak Marksizm’in dine yaklaşımı Aydınlanma’nın kaba materyalizminden (örneğin Feuerbach’tan) farklı olarak militan ateizmden farklıdır. Bu kısa yazıda bu konuyu etraflıca ele almak mümkün değil fakat vurgulanması gereken nokta Marksizm’in dini toplumsal bir olgu olarak açıklamasının siyaset açısından bir bağdaşmaz hasımlık anlamına gelmediğidir. Tersine sosyalistler için belirleyici olan sınıf mücadelesidir, kişilerin dini inançları değil. Sosyalistler sınıf tahakkümünü meşrulaştıran, doğallaştıran ve sınıf mücadelesini engellemeye çalışan dini söylemlerle mücadele ederler, dindarlarla değil. Bu iddiaya örnek bulmak zor değil. 1996 Antep Ünaldı direnişinde aktif olarak yer alan sosyalistler Aczmendi dergahına mensup işçilerle beraber mücadele etmekten çekinmemişler, yüksünmemişlerdi. Kemal Alemdaroğlu İstanbul Üniversitesine başörtülü ve sakallı öğrenci almayacağını ilan ettiğinde Beyazıt Meydanı’nda sosyalist ve anarşist öğrenciler başörtülü arkadaşlarıyla beraber oturmuştu. Son yıllarda Antikapitalist Müslümanların sosyalistler tarafından çeşitli eylemlerde heyecanla karşılanması ve Gezi’de ‘yeryüzü sofralarına’ katılımları sosyalistlerin bu tutumlarının en son ifadesidir. Bu örnekler sosyalistlerin dindar yurttaşlarla kurduğu ilişkilerin güçlü olduğunu göstermiyor elbette, ancak bu bağların kurulabilir olduğunu gösteriyor. Dahası AKP’nin kurguladığı muhafazakar dindarlık dışında bir dindarlığın mümkün olduğunu. AKP ittifakı içinde sınıfsal çelişkilerin giderek belirginleşmesiyle sosyalistlerle dindarların daha da sıkı ilişkiler kurabileceğini ortaya koyuyor. Bunlar elbette ihtimaller. Ancak siyaset ihtimallere müdahale etme sanatı değil midir?
HANGİ İSLAM?
Tan’ın yaklaşımı sosyalistleri Soğuk Savaş muhafazakarlığından kalma Komünizmle Mücadele Dernekleri imajına hapsediyor. Dahası İslamcılığın gerek Türk gerek Kürt halkının fabrika ayarı olduğunu ima ediyor. 1990’larda Kemalizmi eleştirmek için İslamcı enteljensiyanın sıkça başvurduğu postmodern jargonla söyleyecek olursak Tan İslamcılığa özcü ve tekçi bir şekilde yaklaşıyor. Sanki Türk ve Kürt halkının inanca dayanan ve değişmez bir özü var, bu öz de İslam. Hangi İslam? Hangi İslamcılık? Tek bir İslam ve İslamcılık mı vardır? Müslüman olan herkes İslamcı mıdır? Tan’ın özcü yaklaşımının tersine gerek Türkiye gerek dünya toplumsal ve siyasal konjonktüründe bu sorular üzerinde yürüyen tartışmalar İslamcılığın ideolojik bir kriz içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Liberallerin demokratikleşmenin temel motoru olarak umut bağladığı burjuvalaşma eğilimi 1990’ların kurulu düzenine oluşturulan AKP ittifakının toplumsal bileşenlerinin aralarındaki çelişkileri giderek keskinleştirmektedir. Eski düzene karşı ‘dindarlar’ veya ‘mütedeyyinler’ adı altında safları sıklaştırmaya çağrılan kesimler AKP iktidarı yerleştikçe toplumsal farklılaşmanın etkilerini daha yakıcı olarak hissetmektedir. Bir yandan dindar yüksek burjuvazi ekonomik, kültürel ve siyasi alanda eski düzenin burjuvazisiyle çıkar birliğini keşfetmekte, diğer yandan yoksul kentlilerden farklılığını vurgulamakta ve dışa vurmaktadır. Yüksek burjuvazinin gösterişe yönelik tüketimi -Vogue’un muadili olan Ala dergisi, beş yıldızlı otellerde iftar yemekleri gibi sayısız örnekte görüldüğü gibi- AKP’nin dayandığı toplumsal ittifakının kaçınılmaz farklılaşmasının kültürel alandaki ifadesidir. Buna paralel olarak ideolojik alanda Mümtazer Türköne’nin İslamcılığın devrinin geçtiği tezi, Ali Bulaç’ın İslamcılığın yeniden ihya edilmesi ihtiyacına vurgu yapan cevabı ve tartışmanın hızla yayılması İslamcılığın önümüzdeki dönemde ciddi düşünsel ve toplumsal meselerle uğraşmak zorunda kalacağının göstergesi. Bu tartışmanın gerek İran, Katar ve Suudi Arabistan’ın rekabetinin şiddetleneceği bir bölgesel siyaset gerekse Devrimci ve Antikapitalist Müslümanlar gibi grupların sahneye çıktığı bir bağlamda çok geniş bir cephede yürüyeceğine ve genişleyeceğine şüphe yok.
Kürt sorunu bağlamında sosyalistlerle ittifakın ciddi bir maliyetinin olacağı vehmi ise AKP ittifakını oluşturan unsurların kendi aralarındaki mücadelenin barış sürecine etkisi yanında devede kulak kalıyor. Bu bağlamda en önemli sorun şüphesiz Fethullah Gülen Cemaatinin müzakere masasında yer alma isteği ve iradesi. Bir yandan kardeşlik projesinden bahsederken diğer yandan Oslo görüşmelerine ilişkin geliştirilen olumsuz tavrı başka türlü nasıl açıklayabiliriz? Nitekim Selahattin Demirtaş ağustosta verdiği bir demeçte cemaat ve AKP çatışmasının çözüm sürecini zora soktuğundan bahsediyordu (BirGün, 23 Ağustos 2013). Ruşen Çakır da Cemaatten görüştüğü isimlerin ‘Hükümetin kendilerini sürece dahil etmeye pek gönüllü olmadığından’ yakındıklarını aktarıyor (Vatan, 20 Eylül 2013). Başka bir yazısında ise Çakır, Gülen Cemaatinin Kürt sorununa ilişkin genel tavrını şöyle özetliyor: ‘Sonuçta Gülen’in (ve hareketinin) Kürt sorununu PKK’sız, KCK’sız, Öcalansız, hatta belki de BDP’siz çözme iddiasına sahip olduklarını söyleyebiliriz. Yani Kürt realitesini kabul, Kürt siyasi hareketi realitesini red ve inkar çizgisi’ (Vatan, 25 Ekim 2013). Bu değerlendirmeler gözönünde bulundurulduğunda İslamcıların barış sürecine dahil olmaları önünde engelin sosyalistler olduğunu öne sürmek farklı İslamcı siyasetlerin birbirleriyle rekabetinden ve Kürt hareketine yaklaşımlarından doğan çelişkilerin üstünü örtmek anlamına geliyor.
TAN, SOSYALİST ADAYLARLA SEÇİME GİRMİŞTİ
Tan’ın değerlendirmesinde aklıma takılan en önemli ve en merak uyandırıcı soru tarafı ‘marjinal sol’ tanımına Kürt sosyalistlerini de dahil edip etmediği. Programında ‘emekten ve emekçiden yana bir siyaset’ benimseyen ve önde gelen siyasetçilerinin sosyalist kimliklerini açıkça ifade ettiği bir parti olan BDP Üyesi Tan ‘marjinal sol’ derken sadece Türk solcularını kastediyorsa Türk solundaki ayrımcı bir kategorizasyonu benimsiyor demektir. Kürt sosyalistlerinin de Türk sosyalistleriyle ittifak etmesinde şaşılacak birşey yoktur çünkü ortak bir dünya görüşü paylaşılmaktadır. Şaşırtıcı olan sosyalist adaylarla seçime girmekte beis görmeyen Tan’ın nedense şimdi bunu bir sorun haline getirmiş olmasıdır.
Evrensel'i Takip Et