Erdoğan kendi \'değerli yalnızlığı\'na koşarken
Hakkı Özdal
Önce kısa bir tarihçe…
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 7 Kasım günü öğle saatlerinde, aslında çok kimse için “şaşırtıcı olmayan bir sürpriz”le, kendisine bağlı olan TRT Türk kanalının canlı yayınına çıkıp, Başbakan’a (Parti kurmaylarının basına “tercih edilmesini telkin ettikleri şekilde” söylersek!) “sitem” dolu sözler sarf ettiğinde; tüm Türkiye, ateşli bir “kızlı-erkekli öğrenci evi” tartışmasının tam ortasındaydı…
‘Tartışma’, Başbakan Erdoğan’ın ve artık tüm ikballeri onun ufkunda beliren çetin ‘savaşların’ akıbetine bağlanmış olan her ‘boy’dan sadık müttefiklerinin, kasıtlı şekilde kışkırtıcı bir üslupla dolaşıma soktukları şu söylemden kaynaklanıyordu: “Kızlı erkekli aynı evde oturan öğrenciler var; bunlar hakkında komşularından ve ailelerinden gelen şikayetler var ve son olarak bunun toplum ve aile yaşamı için büyük zararları var… Muhafazakar demokrat bir parti olarak buna izin veremeyiz, gereğini –kanun çıkarmak da dahil(!)– yaparız…”
Basına kapalı bir parti toplantısından “sızan” ve 4 Kasım’da Zaman gazetesinde yer alan bir konuşmada ana hatlarıyla bunlar söyleniyordu; ama bu sızma konusunda ilk açıklamayı, o haberin çıktığı gün yapılan Bakanlar Kurulu toplantısının ardından basına konuşan Hükümet Sözcüsü Arınç yapmış ve oldukça net bir şekilde, “söz konusu iddiaların asparagas” olduğunu söylemişti. Oysa, o günkü bu yemin billah yalanlama konuşması öncesinde bir Başbakanlık notuyla “yanıltıldığı” sonradan ortaya çıkacak olan Arınç’ın inkarı üzerinden 24 saat bile geçmeden, AKP grup toplantısında Başbakan, kendisine atfedilen ‘sızdırma’ sözleri bizzat üstlendi ve hatta daha ileriye taşıdı. Ve ardından gelen iki gün boyunca, Finlandiya-Polonya ziyaretlerinin öncesi ve esnasında bu ‘müdahale niyeti’ni, kimi zaman yabancı gazetecileri alışık olmadıkları şekillerde azarlayarak/itham ederek, savundu, detaylandırdı.
Arınç, TRT’ye “sitem etmeye” çıktığında, fena halde boşa düşen o ‘yalanlama’ konuşmasının üstünden üç gün, Erdoğan’ın ardı ardına onu boşluğa ittiği konuşmalarının sonuncusunun üstünden birkaç saat geçmişti. Arınç, kırgın ve kararlı görüyordu: “Benim bir özgül ağırlığım var, herhangi bir bakan değilim. Aramızda ortaya çıkan çelişkiyi açıklaması gereken Başbakandır…”
Ama Arınç’ın beklediği ‘düzeltme’ konuşması gelmedi. Aksine Erdoğan, önce uçakta gazetecilere ardından 12 Kasım’daki (Arınç’ın katılmadığı) grup toplantısında, “basın önünde değil yüz yüze konuşmak”, “düşmanı sevindirmemek” gibi gizli/açık ithamlar içeren uyarılarla yumuşamayacağını gösterdi. Sonraki Diyarbakır davetine ise Arınç, esasen, “siyaseti bırakacağını” söyleyerek “cevap” verdi ve Diyarbakır’a gidip gitmemesinin söz konusu “kriz” açısından anlamı kalmadı. O halde, çok genel hatlarıyla özetlenmiş bu krizi, bundan zuhur etmesi muhtemel “çözüm” ya da “çözümsüzlük” pozisyonlarını ihmal ederek konuşabiliriz.
Ama ‘Arınç krizi’ni, ‘dershanelerin kapatılması’na yönelik bir yasa taslağının da benzer bir ‘sızma’yla kamuoyunun gündemine ateşli bir tartışma konusu olarak girmesiyle doğan yeni ve belli ki daha kapsamlı krizden ayrı olarak konuşmak pek mümkün değil. Cemaat basınındaki belli başlı kalemlerin zaten bir süredir neredeyse ‘muhalif’ bir görünümle sürdürdükleri eleştiriler; ‘otoriterleşme, ‘tek adamlık’, ‘çoğunlukçuluk’ tespitleri; cemaatin bizzat ‘Hocaefendi’si tarafından, nifak sokma, ‘tiranlık’, ‘firavunluk’ dozuna yükseltilince, zaten çatlak olan vazo biraz da gürültü çıkararak kırılmaya başladı. Dershane tartışmasının, bir güç-nüfuz-imtiyaz çekişmesinin ‘mağara duvarındaki gölgesi’ olarak harlanan bir alevle yanmaya devam etmesi, AKP koalisyonunun içindeki görüş ve (daha önemlisi) çıkar ayrılıklarının giderek derinleştiğini ve ‘yönetilemez’ bir noktaya doğru sürüklendiğini gösteriyor. Ve Erdoğan, kavgalardan, gerginliklerden, tehdit ve şantaj dolu huzursuzluklardan geçmiş/sınanmış/beslenmiş siyasi egosunun gösterdiği pusulayla hareket eden bir ‘lider’ olarak, kendisini içgüdülerinin akıntısına bırakma eğiliminde görünüyor. Ama aynı ‘vahşi’ güdüler, kulağına hep iyi bir gelecek fısıldayan ‘uluslararası dostları’nın eskortluğunu büyük oranda kaybettiğini, ‘beraber yürüdüğü yollarda’ eski ‘trafik’ polislerinden birçoğunu bulamayacağını görmesini engelliyor. Onun tüm zaaflarını kaşıyıp kışkırtarak yanında yöresinde yer edinen avanesinin de katkısıyla, bu kavgalara gözü kapalı atlıyor. Benliğini zehirleyen öfke-özgüven-endişe-intikam duyguları kokteyliyle, sokak hareketlerini kışkırtmaktan yol arkadaşlarını küçük düşürerek tasfiye etmeye, tarihsel ittifaklarını dağıtmaktan tüm toplumu hedef alan tehditler savurmaya dek pek çok yöntemi uyguluyor ve tüm hızıyla döndürdüğü bu gerilim tekeriyle, bir şekilde inandırıldığı ‘vazgeçilmezlik kılıcı’nı bilediğini düşünüyor.
Oysa Türkiye, geçtiğimiz mayıs ayından beri, esasen de Reyhanlı terör saldırısı/katliamından beri onun varsaydığı ülke değil. O tarihten itibaren cereyan eden olaylar –bunlar ister sokakta, ister siyasette ya da ‘idare’de olsun– bir kamplaşma-cepheleşmeye yol açmakla kalmıyor; özellikle Gezi direnişi sürecinde görülmemiş bir yaygınlık, aktivasyon ve çeşitlilikle ortaya çıkan, ama gerçekte tarihsel bir olgu olarak süregelen toplumsal tepkiyi beslemeye, güçlendirmeye devam ediyor. Üstelik buna, bu kez uluslararası güç odaklarının kendisine dair hoşnutsuzlukları da eşlik ediyor. Bu hoşnutsuzlukların bir nedenini de oluşturan ‘ekseninden kaymış’ dış politikasını tarif etmek için kullandığı ‘değerli yalnızlık’ tanımı, tam da bu politik saçmalıktan vazgeçilmişken, kişisel yazgısının varacağı bir nihai durak olarak belirmeye başlıyor. Etrafını öfkeyle boşaltmanın kendisini güçlendireceğini düşündüğü anlarda belki aklından bile geçirmediği bir yazgı bu. Ve belki de 2014’te buna hep birlikte tanıklık edeceğiz…
Evrensel'i Takip Et