Ermeniler, Kürtler, üniversite ve resmi ideolojinin restorasyonu
Vedat KOÇAL*
Olay basittir ve yeni değildir. Yeni Türkiye düzeninin inşası içinde ‘yeni üniversite’ gerçekliğinin, her gün kendini sayısızca çoğaltan görüntülerinden biridir. Bir sözüm ona ‘uluslararası’ sempozyuma daha bildiri göndermişizdir, sempozyumun teması ‘Tarihte Türkler İdaresinde Ermeniler’dir, ve bildirimizin konusu da, Diyarbakır Ermenilerinin tarihsel, ama en çok ulus-devlet süreci boyunca öyküsüdür. Bildirimizin özeti, usül üzre hakem değerlendirmesine sunulmuş ve kabulü, sempozyum çağrısında bildirilen tarihinde, Sempozyum Sekreteryası eliyle bize iletilmiştir. Yani, metnin akademik denetimi için gönderildiği öğretim üyesi tarafından kabul edildiği bilgisi, Sempozyum Sekreteryasına ulaşmıştır. Ne var ki, bilinen ve anlaşılır nedenlerden ötürü, bir hafta sonra, bu kez, Bilim Kurulu adına, fakat ‘Yürütme Kurulu’ tarafından gönderilen bir yazı ile bildirimizin sempozyum programına alınmamasına karar verildiği haber verilmiştir. Kararın gerekçesi olarak “Bilinen şeylerin tekrarı” olduğu ifade edilmiştir. Diyarbakır Ermenileri, onların zorunlu göçü ve ulus-devlet sürecinde eritilmeleri mi, haklıdırlar, bilinmektedir; ve fakat, sempozyum dedikleri, adı üstünde “bildiri” yeridir, velhasıl, ‘bilme’de sorun yok, ama bildirmeye, bilinenin ifadesine gelince işin değiştiği anlaşılmıştır.
Yeni değildir dedik, deneyim en iyi öğretmendir diye öğreten antik Roma deyimini doğruluyor, defalarca karşılaştığımız bir durumdur, Eylül 2005’te, Bilgi ve Boğaziçi Üniversitelerindeki ‘düzenlenemeyen’ konferansların anıları tazedir, kamuoyuna yansımamış olanları ise sayısızdır, onlardan ikisi, tanıklığımız ve dahası özneliğimizle kaydedilmiştir. ‘Ekoloji’ temalı bir sözde kongrede daha, ‘Tunceli’ Üniversitesinden iki genç meslektaş, Munzur üstünde inşa edilen barajların çevre eko-sisteme olumsuz etkilerini sunumlarına konu etmişler, anlatıyorlar; birden ağızlarından ‘Dersim’ sözcüğü çıkar çıkmaz ortalık karışıyor, kongre salonunda Antik Roma’dan bir arena sahnesi canlanıyor, iki genç meslektaş, karşılarında zincirlerinden boşanmış akademik arslanları buluveriyorlar. Kahrediyorum, daha sonra haber veren yazılarda ‘protesto’ deniliyor, fazlası vardır, “Faşizmin her zaman üniforma giymediği, akademik cübbe de takındığına tanıklık ettik” diyerek tepki koyduktan sonra, cangılı andıran bağırış çağırışlar, hakaretler arasında salonu, üniversiteyi ve kenti terk ediyorum. Bir diğerinde, bu kez Ankara’da, Türk Tarih Kurumunda, ‘Tarihte Türkler ve Kürtler’ konulu bir sempozyumdayız, bir tür ‘Bab-ı Meşihat’ makamıdır, tarihsel bütünlüğümüze ilişkin ‘ilmi fetva’ isteniyor, amaç budur. Farklılığı esas alan sunumlar, 1071 öyküleri ile bastırılıyor. Girişte söylediğim gibi, birey ve onun farklılıkları değil, kamu-devlet ve onun bütünlüğü esas alınıyor, sınırın dışına çıkan her ifade, tam anlamıyla ‘zapturapt’ altına alınıyor, ve elbette, benimkiler de dahildir.
Kısa kesiyorum ve sonuca geliyorum. “Büyük fotoğrafa bakmak” deniliyor, biz akademi çevresinde “parça-bütün analizi” diyoruz, olayla değil, parçası ve örneği olduğu olgu ile meşgul olduğumuz anlamına geliyor. Her bir deneyimde, bir kez daha, yeni resmi ideolojinin kırmızı çizgilerini test etmiş oluyorum. Böylelikle, sınırlarını belirleyerek bir çerçevesini çizmeyi deniyorum. Sonucu mu, sekülerlik/dinsellik farklılığı dışında, eskisi ile birebir örtüşme görüyorum.
Her tür propaganda mekanında, en çok ve şu sıralar seçim meydanlarında “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Boşnak, Arnavut..” diye sayılıyor, Türkiye coğrafyasının kültürel çeşitliliği ifade edilmiş oluyor, ama ne için, ‘mozaik” tasvir edilmiş oluyor, farklılığımız değil, “bütünleşmemiz” güzelleniyor, “Birlikte Türkiye’yiz”, böyle söyleniyor. Çeşitlilikler sayıldıktan sonra “tek millet/ tek devlet” söylemine geçiliyor. Belli ki, bu ‘millet’, eskisi değil, ulus-devlet mantığının etno-kültürel benzeşme üstünde kurguladığı ‘ulus’ değil, anlatılan, başka bir şey. Sayılanlara bakarsak, ortak bir özellik beliriyor: Müslümanlık. Bütünlüğün ağları, inanç etrafında örülüyor. Anlatılmak istenen ‘ümmet’tir, ama
Küresel pazarın liberal değerleri ile çelişiyor, çaresiz, söylenemiyor. Eskisinde ‘Türk’ olmayan yoktu, yeni resmi ideolojimizde de müslüman olmayan yoktur; Ermeni kongresinde ve bahsinde de tespit ve teşhis etmiş oluyoruz. İslam kardeşliğinde buluşmaya çağıranlar, Diyarbekir’de Surp Giragos’un ve Surp Sarkis’in, Mar Petyum’un, Meryem Ana’nın, Mardin’de Deyrulzafaran’ın, Surp Hovsep’in, Mor Gabriel’in anlattıklarını duymazlıktan geliyorlar, veya dahası, belki de gerçekten duymuyorlar.
Sonuç mu, buradan, on yıllardır farklılıkları yok sayan, var saydığını ise türlü yollarla ‘eriten’ ulus-devlet resmi ideolojisinin enkazı karşısında öfori yaşayanlara sesleniyorum, öforileri ‘agoni’ye dönmeden önce, bireyi ve onu tanımlayan özelliklerini öğüterek yaşayan ‘Leviathan’ın, küllerinden yeniden doğmakta olduğunu haber vermeye çalışıyorum.
* Dicle Üniversitesi, İİBF, Araştırma Görevlisi
Evrensel'i Takip Et