20 Nisan 2014 06:00

O yediğiniz dağ değil

Fevzi ÖZLÜER*

Ulukışla Maden Köy’de altın arama işletmesi için verilen ÇED olumlu raporuna dava açmıştık. Dava kapsamında mahkeme, bilirkişi heyeti oluşturdu, anılan gün ve saatte Maden Köy’e gittik. Mahkeme heyeti Aksaray’dan yola çıkmış, biz davacı vekilleri ise Mersin’den gelmiştik. Keşiften iki gün önce Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santral ÇED toplantısı vardı. Ertesi gün de Mersin Çay ve Çilek Mahalleleri’nin kentsel dönüşüm ilan edilmesine karşı, mahalle toplantısı. Toplantı sonrası apar topar Maden Köy’e geldik.  İşletmenin kapısında beklememek için davacı vekilleri köy kahvesinde beklemeye başladık. Mahkeme heyetinin geldiğinin köylüler tarafından haberdar edilmesi ardından işletmenin olduğu yere gittik. Bu arada mahkeme heyeti önümüzden, işletmenin tahsis ettiği araçla, Bolkar dağlarına doğru çıkmaya başlamıştı. Davalı yanında müdahil olan işletmenin güvenliği, bizim aracımızı, 3 avukatı, köy muhtarını içeriye almadı. Güvenlik, “Yol orada kardeşim kendi imkanlarınızla gidin” dedi. Bunun üzerine üç avukat mahkeme heyetinin arkasından dağa doğru yaklaşık bir buçuk saat yürüdük. Takım elbiseyle tırmanmak pek de kolay değildi. Maden galerilerinin bulunduğu keşif yerine yaklaşmak üzereydik. Yolda mahkeme heyetini taşıyan araçla karşılaştık. Heyette bulunan sayın hakim, “Keşif bitti dönüyoruz, araca binin dedi.” Keşfe gelen bizler, “Bir buçuk saattir tırmanıyoruz, aracımız  işletmeye alınmadı ve  bir araç tahsis edilmediği, bu davranışı sergileyen bir tarafın aracına binmeyiz  ve biz olmadan keşfi yapamazsınız” dedik. Daha sonra mahkeme heyeti, üç avukattan uzaklaşarak, işletmenin bulunduğu alana indi. Bir buçuk saatte yukarı çıkan biz avukatlar yarım saat kırk beş dakika da yürüyerek aşağı indik. Mahkeme heyetine keşfin başlamadığı ve bizim de huzurumuzda keşfin yapılması gerektiği izah ettik. Bu süreçte keşfe ilişkin itirazlarımız tutanaklara geçti. Ancak mahkeme heyeti keşfin bittiğini, bilirkişilerin uçaklarının olduğunu ve bu nedenle talebimizin kabul edilebilir olmadığını belirtti. Keşif ısrarımız oldukça makuldü, köy sularında arsenik oranı yapılan tahlillerde on kat artmıştı. Köylüler su içemiyordu. Ama bu suyu da ağaçlarını ve bitkileri sulamak için kullanıyordu. Mahkeme keşif, bilirkişi raporu derken, davamızı reddetti. Danıştay’a davayı temyiz ettik. Köylüleri neden öldürmeliyiz diye sormamızdan bir süre sonra Danıştay talebimizi kabul etti ve madeni kapattı. Aradan altı ay geçti, bugün o köylerden gelen “organik” olduğu söylenen patates çuvalını gördüm, bir kamu kurumunda. Masa’nın sahibi hassas abi, böğürtlen, nane, tarçın çaylarını da bilgisayarın yanına dizmişti. Önümüzdeki hafta da “tohum takas” şenliğine gideceğim, dedi. Çocuklarım için organik yaşıyorum, dedi. Çok şey vardı, söylenecek, tadını kaçırmamak için, sustum. Suya dikkat etmek lazım, dedi. Evet, su çok önemli, dedim. Yazın kuraklık geliyor, acaba yaz için de erzak depolayacak mıyız diye bana sordu. Korkmak acılarını almaya yetmiyordu. Geçtiğimiz hafta bir yönetmelik yayınlandı, “insani tüketim amaçlı sular hakkında yönetmelik”, belli ki yazın salgın hastalıklar artacak, önlem almalısınız, dedim. Organik beslenmekten başka ne yapabiliriz ki dedi. Organik değil o yediğiniz, diyemedim.

*Avukat

Evrensel'i Takip Et