1 Mayıs’ta yeryüzü cennetinde ölmek: Bülent Habora
Zeki GÜL
İzmir eski günlerine döndü. Bahar yağmurları eksik değil. Kahvaltımı erik ağacının gölgesinde yaptım. Kızıma ilk kez “gelmek ister misin” dedim. “Bu sene olmaz, yarın sınavım var” dedi.
Buca’dan yola çıktım. Belediye otobüsü gündelik telaş kokuyordu, ruhumu açmadı, Şirinyer’de metro durağında indim. Metromsu tren istasyonu girişinde A4 kâğıda yazılı 1 Mayıs katılım davetini görünce tebessüm oluştu yüzümde: İşte kızım hariç öğrenciler, ne güzel…
Yeni bir otobüs, tıkanmış trafik ama duvarlarda 1 Mayıs afişleri oldukça seyrek. Sorular peşi sıra oluştu. Gezi süreci sanal iletişimi mi öne çıkardı artık? Ya da, yerel seçim yorgunluğu mu?
Toplu taşıma araçları nerede ise 1 Mayıs güzergâhının kıyısından bile geçirilmiyordu. Uzak durakların en yakınında indim. Bir de ne göreyim? Otobüsün yarısı boşaldı. Hiçbirisinin elinde flama, döviz yoktu. Şaşırtılmak iyi geliyor insana; bireysel katılım daha mı arttı bu sene ne?
Yol boyu gözüm yine afişlerde. Geçmiş yıllarda farklı aidiyetlerin 1 Mayıs afişlerini kendi afişi ile örtme özensizliğine bu yıl hiç rastlamadım. Gezi ruhu dediğimiz bu olsa gerek. Ve kadınlara dair sözler görece biraz artmıştı bu yıl: “Kadın cinayetlerine, kadına yönelik şiddete ve tacize son verilmesi için haydi 1 Mayıs’a”, “Kadın bedeni ile barış!” Ve sanatçı bir kadının şemsiyesi: “Çocuk gelinler olmayacağız. Oyuncaklarımı geri ver.”
“Adalet ve özgürlük için 1 Mayıs’a” afişi en son okuduğumdu. Derken kortejle buluştum. Bir yanda market arabasında satılan Birgün Gazetesi, diğer yanda “Geleceğimiz ve Özgürlüğümüz için 1 Mayıs’a- Emek Gençliği” afişi asılı kırmızı minibüsün hemen yanında el arabasında bir bahar müjdesi: Yeşil mi yeşil erikler…
Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği Carlos’u cezaevinde unutmamıştı bu yıl: “Long live the Revolution: Freedom for Carlos.” Bu kortejden beni en çok etkileyen Carlos’a özgürlük talep eden tişört giymiş bir kadın sanatçının elindeki çocuk resmi üzerindeki yazı idi: “Oyuncaklarımı geri ver”. Evrenselden yerele talep bütünlüğü, hafıza bu olsa gerek.
Ve bir başka hafıza yenilemesi: Belki de ilk kez eskinin “bir gavur mahallesi” olan” Alsancak sahilinde geçen yüzyılın başındaki yerinden edilmiş kardeşlerimizin anadillerinde yazılandı 1 Mayıs: Yunanca, Ermenice, İbranice…
Ve elbette gezi unutulmamıştı: “Direnişte özgürlük var”. “Ethem bize bir kavga bıraktı”, “Vuruldu Hasan Ferit, sorarlar bir gün sorarlar”, “Berkin’in alamadığı ekmeği Bilal’e yedirmeyiz”.
Derken bir sendika aracı belirdi. DİSK/Genel-İş aracının üzerindeki afiş Kemal Sunal filmlerindeki İstanbul 1 Mayıs duvarlarını hatırlattı bir an. Aslında bugün İzmir’de kulaklar İstanbul’da yine. Kırmızı eldivenli bir emekçi yoldan işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, güvencesizlik ve savaşı süpürürken yazı hanesinde eşitlik, özgürlük, demokrasi, barış, sosyal adalet, ekoloji, bağımsızlık, sömürüsüz bir dünya unutulmamıştı. Afişin olmazsa olmazı “birlik, mücadele, dayanışma” olarak öne çıkmıştı. 1 Mayıs’ı en iyi özetleyen afiş hangisi deseler bunu gösteririm.
Çöp toplayıcılı bu afiş hekim, edebiyat eleştirmeni bir arkadaşımın Kemal Sunal filmlerindeki 1 Mayıs değerlendirmesini hatırlattı: “Filmde gerçekliği temsil eden sahici olmayı başarmış bir naifliğin izleri var, neoliberal sürekli krizin düzeninin en küçük belirtisine bile tahammül edemediği bir naiflik bu... Anımsatılmaya değer.”
İşte bu nedenle bugün sizlerle İzmir’den daha ziyade naif kareleri paylaşmak istedim belki de. “Bisiklet emektir”, “Tek yol devrim”, “Yaşasın 1 Mayıs” asılı bisikletler çok naif, bir o kadar yaşamın içinden ve sahici idi.
Geçen ay İzmir’de yaşamını yitiren Dr. Teoman Ayvaz’ı dev fotoğraflı pankart ile unutmayan arkadaşları bu bir mayısta aramızda olamayanlarımızı hatırlattı. “Sevgili Ata Soyer sensiz olmuyor” diyorduk ki bir başka acı haber geldi. Gazetemiz yazarlarından Bülent Habora yaşamını yitirmişti. Tüm yitirdiklerimiz adına selamladım 1 Mayıs’ı.
Evet, bugün 1 Mayıs’ın nabzını sizler için İzmir’de tutmak istedim. Belki de işin kolayına kaçtım. Bir hekim olarak yolda yaralanan, gaz bombası yiyen, astım krizine devlet envanterinden kimyasal bir silahla sokulan emekçilerin nabzını tutmam, hekimlik yapmam bir yasa ile yasaklandı. Halkın hekimlerine, hemşirelerine hapis tehdidi üç yıldan başlıyor. Ama ne güzel ki hekim meslek örgütleri yasa karşısında etikten yana tutum alacaklarını açıkladılar.
Ve Saat 14.00. Yazı bitti, merakım İstanbul’da ve dahi İzmir’in geri kalan saatlerinde. Aynen sizler gibi…
Evrensel'i Takip Et