31 Mayıs 2014 07:00

De te fabula narratur (Anlatılan senin hikayendir)

Osman ELBEK*

Kabul edelim veya etmeyelim, beğenelim ya da beğenmeyelim ekonomi politik üzerinde iki ana yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan ilki; herkesin kendi çıkarını artırmak için bencilce kendi iyiliği için koşması ve bu yolla toplum çıkarına hizmet etmesidir. “Her koyun kendi bacağından asılır ve bu sayede tüm koyun toplumunun refahı artar” düsturu ile özetlenebilecek bu yaklaşımda bireysel olarak kendi çıkarı için çaba harcayan insan, kendi bireysel çıkarını artırdığı oranda toplumun da çıkarını artıracaktır düşüncesi yatmaktadır.
Bugün gerek Türkiye’de gerekse neoliberal ideolojinin egemen olduğu her yerde Adam Smith tarafından ifade edilen bu serbest piyasacı yaklaşım prensibi (çalışma) hayatı(nı) belirlemektedir. Adam Smith’in, kendi bacaklarından asılan zengin ve yoksul kesimlere bakışı da “[zenginler] fakirlerden çok az daha fazla tüketirler ve doğal bencillikleri ve aç gözlülüklerine rağmen, sadece kendi rahatlarını sağlamaya çalıştıkları halde, istihdam ettikleri insanların emeğinden istedikleri tek şey kendi gururlarının ve doymaz arzularının tatmini olduğu halde, fakirlerle üretimin tüm katma değerini paylaşırlar” cümlesi ile özetlenebilir. Bu noktada Soma faciası, Adam Smith’in zenginler için ifade ettiği “doğal bencillik”, “aç gözlülük” ve “doymaz arzu” saptamalarını teyit etmektedir.
Ekonomi politikteki ikinci yaklaşım da öncelikle burjuvazinin feodalitenin zincirleri karşısında özgürlük olduğu ifade edilir. Çünkü burjuvazi, feodalitenin ataerkil ve romantik ilişkilerini yıkmış, “doğal efendiler”i yerle bir etmiş ve bireyi esaretine alan dinsel tutkuları buzlu sularda boğmuştur. Ama aynı zamanda tutsaklıktır burjuvazi. Çünkü onun yarattığı özgürlük sadece “çıkar özgürlüğü”dür ve insan ile insan arasındaki tüm insani değerleri “nakit ödeme”ye indirgemiştir. Dahası onun mührünü vurduğu uygarlıkta her şeyin değeri adına para denilen yalanla belirlenmekte ve insanlar, ne kadar para kazandırdığı ya da ne kadar para tüketebildiği ile sınıflanmaktadır. Hiç kuşkusuz burjuvazinin özgürlüğü insanın değil, paranın ve metanın özgürlüğüdür. Bu uygarlıkta aşk, sevgi, öfke, nefret dostluk, dayanışma gibi bir dolu insani değer para karşısında ya göz ardı edilmiş ya da paraya endekslemiş ve insanlar değişim değeri üreten mallar halinde tahayyül edilmiştir. Elbette bu tutsaklıktan “herkesin ihtiyacına göre ve herkesin yeteneğine göre” hayat sürebileceği bir özgürlük ütopyası çıkmaz. O nedenle burjuvazinin özgürlüğü insanlık için tutsaklıktır ve aşılmalıdır.
Şimdi bugün itibarıyla Soma’da olduğu gibi öldürülürken değil de şanslı olup adına “meslek” dediğimiz işleri yaparken kendimizi yeni baştan özgürce var edebiliyor muyuz? Her ne iş yapıyorsak yapalım o işin planlamasına, üretim sürecine ve sonucuna kendimizden bir öz katabiliyor muyuz? Yaptığımız işte kendimizi mutlu hissedebiliyor muyuz? Örneğin işimizi var ettiğimiz yerde çılgınca sevişmeyi de hayal edebiliyor muyuz? Eğer bu sorulara yanıtımız “Hayır” ise taşeronlaşma ve diğer benzeri uygulamalara karşı “İş güvencemiz yok oluyor” çığlığı ile karşı çıkmamalıyız. Bugün yeniden sormak zorundayız: Neyin güvencesini kaybediyoruz? Hani şu bizi hiç mutlu etmeyen, bizi kendimize ve topluma yabancılaştıran, insani tüm özelliklerimizi yok eden, beynimizi ve yüreğimizi bir kurt gibi kemiren, bizi ve dünyayı bir metaya çeviren işimizin güvencesini mi kaybediyoruz.. Eğer öyleyse böylesi bir “güvence” olmaz olsun.
Bir devrime ihtiyacımız var: Emeğin karşısında insanı yücelten; iş güvencesi karşısında istersek çalışmayı betimleyen; çalışmadan geçinebilecek kadar değişim değeri kazanabileceğimiz yurttaşlık hakkını dile getiren; üretimi çıktı üzerinden değil toplumsal hizmet ve daha önemlisi yaratma sevinci gibi girdilerle değerlendiren; iş başında uyuklamayı hak olarak kabul eden; insani olmayan emeği lanetleyen; kol emeğini kafa emeği ile bütünleştiren; toplumun gözeneklerine yayılmış iktidar odaklarını ele geçirmeyi değil onu yok etmeyi tasavvur edebilen; toplumsal helezondaki mikroiktidar kavgasının ancak emeğin de özgürleşmesi ile sarsılabileceğini algılayan; sınıfsal çelişki isyanına eşit ve eş düzeyde diğer çelişkilerin isyanını harmanlamadıkça varılacak yerin yeni bir özgürlük tutsaklığı olacağını gören bir devrime ihtiyacımız var.
Görelim ki; böylesi bir devrime, adına “işyeri” denilen ve kendi benliğimizi yok etmek ve bizi ıslah etmek için tasarlanan açık Panoptikon’ları savunarak ulaşamayız. Aksine ilişkiye geçtiği her şeyi metalaştıran ve dahası biyopolitika sayesinde insan türünün yaşamına özgü olguları da bilgi ve iktidar düzleminin bir parçası haline getiren neoliberal zihniyetin ötesini artık tahayyül etmek zorundayız. Çünkü aksi tutum ne kadar radikal gözükürse gözüksün her zaman benliğin, bilincin, aklın ve yüreğin tutsaklığı olacaktır. Ve unutmayalım ki; bedeni tutsak olanlar daima isyan ederler. Ancak bilinci ve yüreği tutsak düşenler tutsaklıklarının farkında olamayacakları için asla isyan etmezler. Ama onlar her daim içlerinde hep bir “çekip gitme” hissini duyumsarlar, ama bunun nedenini hiç anlayamazlar. Onlar “çekip gitme”ye hep özenirler, birbirlerine hep “çekip gidecek”lerini söylerler ama hiçbir yere gitmezler. Çünkü ıslah olmuşlardır -tıpkı bizim gibi…
Tutsaklıktan kurtulmak özgürlüktür.

* Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi

Evrensel'i Takip Et