26 Ekim 2014 14:39

Damla ULUDAĞ

Bu hafta 500. kez söylediler evlatlarının isimlerini. Peki Cumartesi Anneleri kimdi, hikayelerinde ne vardı?
‘Ceset yoksa cinayet de yoktur’ diye düşünen bir çok iktidar, tehlikeli gördükleri insanları kaybetmeyi bir yöntem olarak benimsedi.
Türkiye’de gözaltında kaybedilme olaylarının yaygınlaşması, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından başladı. Askeri darbenin hemen ardından Cemil Kırbayır, Hayrettin Eren, Nurettin Yedigöl gibi ‘solcu’ gençler gözaltına alındı. Bu gençlerden bir daha haber alınamadı.
Cumartesi Anneleri ilk kez 27 Mayıs 1995 tarihinde bir araya geldi. Polisten gördükleri baskının artması üzerine eylemlerine 200’üncü haftası olan 13 Mart 1999’da ara verdiler.
Ancak esas felaket ‘demokrasi döneminde’ yaşandı. 1990’larda özellikle OHAL Bölgesi’nde yüzlerce kişi kayboldu.
Belki Ergenekon soruşturmasının bu son haftalarında bölgede yaşanan olayların adı geçmeseydi, eylem gerçekten o noktada bitmiş olacaktı. Ama ne zaman ki ölüm kuyularından ve o dönem görev yapan bazı isimlerden söz edildi, Cumartesi Anneleri bir umutla yeniden sokağa çıktı.
Başlangıçta 5-6 kayıp yakınıydılar. Umutsuzluklarını, yaşadıkları belirsizlikleri bir araya gelerek, paylaşarak mücadeleye dönüştürdüler. Çoğaldılar, zira çoktular. Talepleri netti:
* Bir daha kimse gözaltında kaybolmasın
* Kayıpların akıbeti açıklansın
* Kaybedenler yargılansın
Gözaltına alınmasına karşın nerede gözaltına alındığı ya da nasıl alındığına ilişkin bilgisi bulunmayanların sayısı dokuz. Diyarbakır, 151 kayıpla birinci sırada yer alırken, Diyarbakır'ı 48 kayıpla İstanbul, 28 kayıpla Şırnak'ın Cizre ilçesi izliyor. Veri tabanına göre gözaltında kaybolan kadınların sayısı 30. Aynı aileden kaybolanların da yer aldığı veri tabanına göre, Türkiye'de en fazla kayıp 1994'te oldu.
27 Eylül 2009 günü dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bir gazeteye “Devlet, ‘devlet politikası olarak’ adam öldürür” dedi.
Koramiral Atilla Kıyat da 2 Ağustos 2010 günü bir televizyon programında, “Failli meçhuller, gözaltında kayıplar bir devlet politikasıydı” dedi.
Bu itirafların gelmesi de hükümetin tutumunu değiştirmedi. Yine de birkaç soruşturma ve dava dışında faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıpların, işkencelerin failleri ve olaylar yargı önüne getirilmedi.
Faili meçhul cinayetler bu ülkenin karanlık yüzüdür, insanlık suçudur. Aslında failleri de meçhul değil, ‘Meşhur’dur.

O BEYAZ TOROS’A BİNENLER HİÇ GERİ DÖNMEDİ

Türkiye Cumhuriyeti kaybetme serüvenine ilk kez 1936 yılında Salih Bozışık ile başladı. Yunanistanlı tütün işçisi bir aileden gelen Salih, Yunanistan Komünist Partisine bağlı Kızıl Sendikalar'a üye olduktan sonra, mübadele ile Türkiye'ye gelmek zorunda kaldı. Burada da mücadelesine devam eden Salih, 1 Mayıs bildirileri dağıtırken tutuklandı. Eve döndükten kısa bir süre sonrada Salih Bozışık kaybedildi.

KARDEŞ ACILAR; PLAZA DE MAYO ANNELERİ

1976 ve 1982 yılları arasında darbe ile generaller tarafından ülke yönetimi ele geçirilen Arjantin’de “Ulusal Uzlaşma Süreci” adı altında binlerce insan katledilmiş ve bilinen bilinmeyen binlercesi de hapse atılmıştı.
İşte bu dönemde çocuklarının akıbetini merak eden ve serbest kalmasını isteyen anneler her şeyi göze alarak Türkçesi ‘Mayıs Meydanı’ olan alanda toplanmayı başarabilmişlerdi.
Her Perşembe günü yaşanan direnişin anısına 24 saatlik yürüyüş yaptılar. Bu yürüyüşlerden birinde, dönemin Valisi Carlos Menem, darbeci subayları affetmeye kalktığı zaman, tekrar aynı alana çıkıp bu affetme girişimine karşı çıktılar ve geleneği yaşattılar.
Plaza de Mayo anneleri verdikleri uzun soluklu mücadele ile çocuklarının kaybolmasından sorumlu olanları "bağımsız yargı”nın önüne çıkarabildiler.
Plaza De Mayo Anneleri beyaz örtüleriyle 37 yıldır, Cumartesi Anneleri ise 20 yıldır her türlü işkence, coplanmalara rağmen toplanmaktan vazgeçmediler. Tek bir anne kalıncaya kadar eylemlerinin devam edeceğini söylüyorlar. Türkiye'de her cumartesi Galatasaray Meydanı'nda toplanan Cumartesi Anneleriyle Arjantin de her perşembe toplanan Plaza De mayo Anneleri seslerini duyurabilmek umuduyla toplanmaya devam edecekler.

KENAN EVREN, OĞLUMU VER!

"CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, Kenan Evren'i köşkte ağırlarken içim kan ağladı. Benim oğlum 12 Eylül'ün ilk gözaltında kaybıdır. Başbakana sesleniyorum: 100 yaşını geçtim. Cemil'imin akıbetini öğrenmek için ölüme direndim. Kaybedilen evlatlarımızı ve bizi görmezden gelmeye devam edersen iki cihanda ellerim yakanda olacak" diyen ve 12 Eylül döneminde gözaltındayken kaybolan oğlunu arayan Berfo Ana, 105 yaşında yaşamını yitirdi.
Yaşına rağmen 12 Eylül davasının duruşmalarında Berfo Ana “Kenan Evren, oğlumu ver” diyerek adliye kapılarında hazır bulundu. Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya ise rahatsızlığı gerekçesiyle duruşmalara katılmadı.
Dev-Yol üyesi olduğu belirtilen Cemil Kırkbayır, 13 Eylül 1980'de Ardahan’ın Göle ilçesindeki evinde gözaltına alındı. İşkence gören Kırkbayır, 8 Ekim’de hayatını kaybetti.

BİR DEVLET VATANDAŞINI NASIL KAYBEDER?

EYLEMLERE ilk günlerden beri katılanlardan biri de İrfan Bilgin'di. Kenan Bilgin, 12 Eylül 1994 yılında Türkiye Devrimci Komünist Partisi’ne yapılan bir operasyonda 12 kişiyle birlikte gözaltına alınmıştı. Birlikte göz altına alınan arkadaşları daha sonra savcılığa çıkarıldı. Savcılığa çıkarılanlar, "Biz 12 kişiydik, Kenan Bilgin de bizimleydi, Kenan Bilgin’i ne yaptınız?" diye sordular... Savcıdan aldıkları yanıtsa "O sizi ilgilendirmiyor" oldu.
Ankara'daki evinden Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gözaltına alınan Kenan Bilgin'in kardeşi İrfan Bilgin mücadele etmeye devam ediyor. Çünkü ağabeyini gözaltına alındıktan sonra bir daha asla göremedi. Ne emniyette, ne de dışarılarda bir yerde... 20 yıldır da ağabeyini kaybedenlerin peşinde.
İrfan Bilgin, AİHM'de Türkiye'yi mahkum ettirse de onun tek isteği -bütün kayıp yakınları gibi– sorumluların yargılanması ve ağabeyinin bir mezarının olması... İrfan Bilgin'i dinlerken hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz zaten. "Bir devlet vatandaşını nasıl kaybeder?"

‘YAŞAYARAK ÖĞRENDİK’

21 Mart 1995 günü Emine Ocak kızı Aysel’in doğum günü için o akşam evde balık yapıyordu, oğlu Hasan telefon etmiş, eve her zamankinden erken geleceğini söylemişti.
12-15 Mart 1995 tarihlerinde İstanbul Gazi mahallesinde, halk kontra saldırılara karşı sokaklara çıktı. Hasan Ocak en önde yürüyenlerdendi. Ocak, bu direnişin ardından 21 Mart'ta polis tarafından kaçırılıp, ağır işkencelerden sonra, 26 Mart'ta telle boğularak öldürüldü.
Ölüm nedeni boğulma olsa da, yüzü tanınmaması için parçalanmış ve vücudunun her yerinde işkence izleri fotoğraflanmıştır.
Ocak ailesi Hasan'ın işkenceyle öldürülmüş bedeninin İstanbul Beykoz ormanlarında bulunup kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü 15 Mayıs 1995 günü öğrendi.
Hasan Ocak’ın kız kardeşi Maside Ocak, “Gözaltında kaybetmenin anlamını yaşayarak öğrendik. Muhalifini yok etmekle birlikte, geri kalanların üzerinde korku, panik ve belirsizlik duygusunu oluşturarak geride kalanı da sindirmek, aslında gözaltında kaybetmenin sistem tarafından uygulanma nedeni” diyor ve ekliyor, “Her kayıp yakını sevdiğinin son sözünü bilmek ister.”
Gözaltına alınmasının ardından Hasan Ocak'tan haber alınamayınca ailesi, arkadaşları, insan hakları savunucuları Türkiye'de ve Avrupa'da "Hasan Ocak nerede" sorusunun yanıtını açlık grevleri dahil her yola başvurarak aradılar. Ocak ailesi oğullarını bulmak için 58 gün boyunca çalmadık kapı bırakmadı. Anne Emine Ocak oğlunu sordukça dövüldü, gözaltına alındı, hapse atıldı.
Devlet de 58 gün boyunca "bizde yok" dedi.

CUMARTESİ MÜCADELENİN ADIDIR

CUMARTESİ Anneleri sokaklarda, evlatlarını aramaya koyuldular, kime gittilerse ilgilenen olmadı. Alınlarındaki kızıl bandı suç saydılar, ellerindeki karanfilleri suç saydılar, beyaz başörtülerini suç saydılar, ellerindeki oğullarının/kızlarının fotoğraflarını suç saydılar, ama anneler boyun eğmedi.
Barışçıl eylemleri çoğu kez polisin copuyla, biber gazıyla "bölündü". Ama onlar gittikçe çoğaldılar. Ellerinde taşıdıkları fotoğrafların, çiçek tutan ellerin sayısı çoğaldı, haftalar çoğaldı.
İnsan umutlanmak için daha iyi şeylerin olduğu bir dünya var mı diye düşünürken, 400'üncü haftadayken annelerin söyledikleri yankılanıyor: "Burada oturan herkes kardeştir ve bizim ülkenin her yerinde mezarlarımız var. Sevdiklerimiz unutulmasın diye buradayız."
Bu ülkede Cumartesi, annelerin mücadelesi sonucu, artık yalnızca bir günün adı değil, mücadelenin de adıdır. Devlet eliyle öldürülen çocukların da adıdır.

Evrensel'i Takip Et