26 Ekim 2014 14:44

 Sinan ERENSÜ*

"Bir toplumun tam olarak nasıl yönetildiğini merak ediyorsanız ilk önce onun enerji politikalarına bakın!” Defalarca kontrol ettim, ne Churchill, ne Atatürk, ne Kissinger, ne de Trotsky... Olağan şüphelilerden hiçbiri bu veciz sözü etmemiş. Tam olarak böyle bir vecize yok belki ama petrol laneti veya bol kaynak paradoksu şeklinde özetlenen bir kavram var. Buna göre enerji ve kaynak zengini toplumlar uzun vadede dengesiz kalkınma sonuçları ve sağlıksız bir demokrasi eğilimi içine giriyorlar. Ortadoğu ve Latin Amerika örneklerinden –kabul edelim biraz da Avrupa-merkezci bir damardan– beslenen bu teze göre  doğal kaynak (ve özellikle enerji) zenginliğinin demokrasi ve refah yerine züppe bir otoriteryanizm ile sonuçlanabilme eğilimi var. İstanbul Boğaz’ı altında toryum ve bilumum radyoaktif madde arayanlara geçmiş, “daha ne kadar otoriterleşebiliriz ki?” diye düşünenlere hayırlı olsun!   
Neyse ki, bu fazlasıyla determinist tez ortaya çıktığı 1980’li yıllardan bu güne iktisatçılar tarafından rafine edildi ve politik ekolojistler tarafından acımasızca eleştirildi. Bu bağlamda ortaya çıkan en iyi eleştirel çalışmalardan biri olan ve enerji, demokrasi, siyaset arasındaki ilişkiyi sadece tarihsel ve küresel bağlamıyla değil gündelik ve sınıfsal boyutlarıyla inceleyen Timothy Mitchell imzalı Karbon Demokrasi: Petrol Çağında Siyasal İktidar adlı çalışmanın Türkçesi, Açılım Kitap etiketiyle, raflarda yerini aldı. Mitchellenerji üretim modellerini yönetim şekillerine indirgemeyi reddediyor.Ancak değişen enerji tercihleri üzerinden son 150 yılın demokrasi serüvenini okuma; kömür yatakları ve petrol rafinerileri vesilesiyle açılan ve kapanan siyasi imkanlara ışık tutma iddiasında olan kitap yeni ve indirgemeci olmayan bir maddeci analizin kapısını aralıyor.
Peki enerji fakiri olduğumuz her fırsatta yüzümüze haykırılırken tüm bunlardan bize ne?  Hızla yepyeni bir istibdat eşiğine ilerleyen rejimin tüm ceremesini ihtiyacımızın ancak yüzde 30’unu karşılayabilen enerji kaynaklarına bağlama ve kıt enerjimiz ile kıt demokrasimiz arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurma amacında değilim. Öte yandan enerji üretiminin özelleştirilmesi, tekstilcisinden inşaatçısına, simitçi, kahveci, gazozcu tüm sermayedarların enerji pastasından pay almak için çılgınca kömür ve dere yatağı kapışına girmesi ile sınırlı değil anlatmak istediğim. 2014 Türkiye’sinde enerji tercihlerinin ve onları uygulayış şekillerinin iktidar için temel bir disiplin mantığı ve aracı haline geldiği gerçeğini daha fazla ciddiye almamız gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkeye dair çarpık ve yanlış ne varsa enerji üzerinden okunabilme, bu yanlışların enerji üzerinden kendilerini gerçekleştirebilme, hem de meşru bir kalkınma kisvesiyle gerçekleştirebilme, imkanı var.

SOMA’NIN ZEYTİNLERİ

Örneğin, Soma Yırca’daki Eylül ayından beri devam eden ve bu hafta zirveye ulaşan gelişmeleri, Kolin Grubu’na ait termik santral projesi için yüzlerce zeytin ağacının kesilmesini, basit bir mekânsal ihtilaf olarak görebilir miyiz? 301 madencinin katliyle Soma ve çevresinin ucuz enerji uğruna mülksüzleştirilmesi, kendine yeten tarımdan koparılıp yarı-kölelik şartlarında proleterleştirilmesi arasındaki ilişkiyi artık çocuklar bile biliyor. Gerçek tüm çıplaklığı ile ortadayken, aynı bölgede aynı yöntemler pişkince ve tüm şiddeti ile uygulanmaya devam ediliyor; mülksüzleşmeye direnen köylüler paramiliter yöntemlerle darp ediliyor. Üstelik tüm bunlar 1930’lardan kalma olağanüstü savaş hukuku yöntemleri ile yapılıyor. Yırca köylülerinin karınlarını doyuran zeytinlikler enerji açığı gerekçesiyle acele kamulaştırılıyor ve ardından Kolin Grubu’nun hizmetine sunuluyor.  Liberaller için tekrarlayalım, özel mülk zorla kamu eliyle bir başkasına satılıyor. Artık gündelik hale gelmiş bu yüzsüz yöntemi kamulaştırma değil, iktidar eliyle hızlandırılmış mülk transferi yada ağır çekim enerji hırsızlığı olarak anmak lazım. Tüm bu mülk transferinin meşruiyetini enerji açığı söyleminden aldığını iddia etmek için bilmem Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın “100-200 tane zeytin ağacı[nın] Türkiye’nin gelişmesine mani olmaması lazım” sözünü hatırlatmaya gerek var mı?

ARDAHAN’IN KURA’SI

Yırca kadar ilgiye mazhar olamayan bir enerji haberi de Ardahan’dan geldi bu hafta. Son dönemde takibe değer tek mecra yerel gazetecilikten (Kuzey Doğu Anadolu Gazetesi) yansıyan haber başka bir rutini, bir iş cinayetini anlatıyordu. Daha önce de önlenebilir bir iş kazasına sahne olan ve Kura Nehri üzerinde inşa edilen Türkerler Enerji’ye ait baraj tipi Kayabeyi HES inşaatında Aytaç Demir adlı bir işçi silindir altında feci şekilde can verdi. İş arkadaşını öldürdüğünü fark eden silindir şoförü kalp krizi geçirip hastanelik oldu.  
Hiçbir ölüm basit, hiçbir iş kazası da rastlantı değil. Google’da“HES iş kazası” arayınca neredeyse tüm illere ait kaza haberi, görseli hatta videosuna ulaşmak mümkün. Daha ayrıntılı bir çalışma için İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) iş kollarına göre işçi cinayetleri sayfasına bakılabilir. HES cinayetlerini, tüm önlenebilir iş kazaları gibi, kar hırsı ve denetimsizliğe bağlamak mümkün. Ama bu iki faktörün ötesine geçen, enerji dolayımlı büyüme fetişiyle meşrulaşan bir inşaat ekonomi-politiğinden de bahsetmek zorundayız. Enerjiye hücum hemen şimdi olmak, projeler yarından tezi yok gerçekleşmek, alınan fonlar bir an önce ödenmek zorunda. Bu trene hemen atlamak, hem yatırımcı hem de iktidar için, şart! Enerjiye hücumun baş döndürücü hızını kanuna kitaba uydurmak için kaybedecek zaman yok; mümkün olan en kısa zamanda inşaat bitirilip izin mercileri ‘memleket yatırım yapılmış, artık elden ne gelir’ pozisyonuna düşürülüyor.
Ardahan haberi böylesi bir ayrıntıya da yer veriyor. Meğer Kayabeyi HES alışık olunduğu üzere alelacele ilerlemiş, inşaat başladıktan çok sonra mevzi imar izni İl Genel Meclisi’nin önüne gelmiş. Küçük HES izinlerine direnebilen Meclis, bu büyük HES’in önünde duramayacağını anlayınca, şirketten bir türlü bitmek bilmeyen üniversite yurduna yüz bin TL’lik bir bağış almış; kendince kamunun bir noktada kırılan onurunu başka bir noktada onarma yoluna gitmiş. Tüm bu büyüme çılgınlığının gerçek enerjisini işçi hayatlarından, zeytin ağaçlarından ve kaybolan yaşam alanlarından aldığını söylemek abartılı bir yorum sayılabilir mi sizce?  Hiçbir zaman layıkıyla yakalayamadığımız halk idaresinden, enerji idaresine hızlı bir kayış içindeyiz ve tüm bu kayışı enerji fakiri olmamıza rağmen başarabiliyoruz. Türk usulü enerjokrasiye hoş geldiniz!

* Minnesota Üniversitesi/Doktora Öğrencisi

Evrensel'i Takip Et