14 Aralık 2014 03:39

‘He’nin iki gözü iki çeşme’

Jüriye girdiğim gibi, tam karşıda oturan ve elbette adını, eserlerini bildiğim gözlüklü mütebessim adam “Ankara’ya hoş geldiniz!” diyor zarif sesiyle. Sonradan o sesi zarafetten başka bir şeyle asla tarif edemiyorum. Kendisini de tarif edemediğim gibi. Bilkent Türk Edebiyatı’nın kurucu bölüm başkanı, şair, tercüman, hocam Talât S. Halman’dan söz ediyorum. Bilmem edebiliyor muyum?

‘He’nin iki gözü iki çeşme’

Mehmet Said AYDIN*

İnsan çoğu zaman, büyük duygulara ikna oluyor. Mesela bir şehirden ötekine taşınırken üzgün olmaya ikna olunabiliyor. Hele bu İstanbul’dan Ankara’ya doğru bir taşınmaysa, hazırolda bekleyen onlarca ezber, milyonlarca hazır cümle var. Ben de öyle gittim Ankara’ya. Darmadağınıktım. Bu kısım ikna olmak değil, hakikat. Ama kalktım gittim.
Çağdaş’la, sonradan bölümün seminer odası olduğunu öğreneceğim odanın kapısında bekleşiyoruz. Yirmişer dakikayla alınıyor talebeler, tuhaf cep gibi bir yer var kapının karşısında, bir tane de sandalye konmuş oraya. Hakiki jüri gibi, daha muhatapla konuşmadan, kendini karşılarında hissediyorsun. Çok uykusuzum, hava çok sıcak ve heyecanlıyım. Biri daha geliyor, yirmi dakika arayla alınacağız mülakata. Selamlaşıyoruz, iki satır konuşuyoruz, Çağdaş’la beni kardeş sanıyor, memleket bahsi geçiyor ve o an, çat diye gözleri doluyor. “Uğur Kaymaz’ın memleketi orası...” diyor Hazel. Sonradan kız kardeşim diyeceğim ona.
Ankara, bana dostluklar armağan etti. Ve o okulda saadet anları.
Jüriye girdiğim gibi, tam karşıda oturan ve elbette adını, eserlerini bildiğim gözlüklü mütebessim adam “Ankara’ya hoş geldiniz!” diyor zarif sesiyle. Sonradan o sesi zarafetten başka bir şeyle asla tarif edemiyorum. Kendisini de tarif edemediğim gibi. Bilkent Türk Edebiyatı’nın kurucu bölüm başkanı, şair, tercüman, hocam Talât S. Halman’dan söz ediyorum. Bilmem edebiliyor muyum?
Ben Ankara’dan hep zor söz ettim. Şimdi Hocam’ın ardından nasıl kolay söz edebilirim, bilmiyorum.
O yaz İngilizce için okulda kalmamızı rica ediyor hepimizden. Dönem başlamadan önce okula da ısınacağımızı söylüyor. Doğu kampüste, hayatımda ilk defa yurtta kalıyorum, buzdolabının bile nasıl kullanılacağından emin değilim. Ve o kampüste kalan herkes gibi, ben de “Doğu her yerde doğu arkadaş!” bayat şakasını yapıyorum. Gencecik birine sorabiliyorum ama, “Bu meyve suyunu dolaba koyabiliyor muyuz?” Çocuk anlayışlı anlayışlı gülümsüyor, “Korkmayın kimse almaz.” Sonra beni böbrek yokluyor, zaten kimseyle de konuşamıyorum, zihnimde türlü tenakuzla eve dönüyorum. Dönemin başlamasını bekleyeceğim. Sanırım ya Müge ya Hazel’le haberleşiyoruz da hastalığı duyurabiliyorum. Bir gün sonra bölümden telefon: “Talât Bey çok kaygılandı sizin için. İyi misiniz?”
Biz başladığımızda hoca, doktora derslerine giriyordu artık. “Bilimin özgürlüğü” denen şeyin, sosyal bilimler bağlamında bir safsata olmadığının kanıtı gibiydi. O bölümde Ermenice harflerle Türkçe roman üzerine de tez yazıldı, Cegerxwîn şiiri üzerine de; “gender studies” de vardı, anaakım edebiyatı cesurca karşısına alan metinler de. Bölümün kuruluşunda yer alan, bütün zamanlar boyunca ders veren, ders alan herkesin kolektif katkısı var bunda elbette ama, sanırım herkes kabul edecektir ki, en büyük pay ve emek daima Talât Hoca’nındı.
Dille ilişkisinin ne denli “acayip” olduğu yazıldı, daha da yazılır. Ama benim aklımda, çok tebessümle andığımız (onunki kadar zarifi zor) iki hadise var. İlki, Hoca’nın adındaki “ince l”yi dikkatsiz yazan birine dair. “Evladım benim adım sizce ‘halat’la mı kafiyeli?” Hassasiyetini bile hakiki bir ironiyle söyleyen ve mesaisini edebiyata, edebiyatın bilimine adamış bir “şair”di Hoca.
Ölüm haberini aldığımda, aklımda Asaf Hâlet’in “He” şiiri vardı, o esnada aklımda o olacağı varmış. “He’nin iki gözü iki çeşme” dediği şiir, Hoca’nın çok sevdiğini bildiğim o şairin şiiri. Asaf Hâlet için yaptığımız sempozyumda bu şiiri Naim mi okumuştu, ben mi okumuştum?
Genci, gençliği, gençlerin yaptığı ve ilgilendiği edebiyatı, gençlerin gündelik hayatını müthiş bir yakınlıkla izlerdi. Turistik, öyle olsun diye öyle olan bir yakınlık değil; zekâ, ironi ve epey şaşırtıcı bir hafızayla. Artık doğu şakasını yapmadığımız kampüste kaldığımız yerler birbirine yakın sayılırdı, kimi zaman civarda karşılaşırdık. Cuma yahut Cumartesi olmalı, hep beraber “şehre inmek” üzere hazırlanmışız belli ki. Hoca’yla karşılaştık, sevindi sanırım hayata karışacak olmamıza, neredeyse kahkahayla “Diskoteğe mi gidiyorsunuz yoksa gençler?” demişti. Diskotek kelimesine takılıp ona güleceğimizi hesaplamış gibi. Sonra iyi eğlenceler dileyip uzaklaştı; sanırım bir ya da iki gün sonra oturup “diskotek gazeli” yazdık topluca. Redifi diskotekti, okuttuk muydu acaba?
Ankara’daki törene gidemedim ama Hoca’nın birçok talebesi hızlıca bir araya geldi, tören için dizesine başvurdu, herkes kavlince çok güzel andı onu. İstanbul’da, Teşvikiye Camii’ne gidecektim, yakalarımıza asacağımız dizeyi bulmuş, geceden baskıya göndermiştim. Sabah o yaz peşime düşen sancı kapıyı çaldı. Böbrek kıpırdatmadı, artık beni aratacak bir Hocam da kalmamıştı. “Talât Bey çok kaygılandı sizin için.” diyecek bir ses yok hayatımda. İnsan bazı insanların hiç ölmeyeceğine ikna oluyor, evet.
Ellerinizden, hürmetle öperim Talât Hocam. Gittiğiniz yer artık bir tebessüm ve zarafet otağıdır, eminim.
Talebeniz.

*Şair, [email protected]

Twitter: @bahcelikusur

Evrensel'i Takip Et