Paketi beklerken...
Demokrasinin gelmesini bekliyoruz; “ha bugün, ha yarın” derken ay sonuna kaldı galiba. İçeriği belli olmayan “paket”e dair tek bildiğimiz “nefret suçları”na dair ceza artırımı... Bülent Arınç, İslamafobi ile ilgili konferansta müjde olarak duyurdu bunu... Ne anlamalıyız?
Davaların kime, neden açılacağı ortada değil mi? Hele de Fazıl Say, Hayyam rubaisi yüzünden bir kez daha hapis cezası almışken. İktidar farklı inançları ya da inançsızlığı; etnik kökenleri, siyasi görüşleri ve hatta Gezi direnişine katılanları açık bir “nefret söylemi” ile anmaya devam edebilecek mi? İlköğretim çağında çocukların etekleriyle uğraşanların; 1+1 evlere dair fanteziler kuranlardan ne bekleyeceğiz ki?
En azından tutarlılık? Berkin’i vuranlara dava bile açılmazken; adını yazdığı için Evrensel’e ceza verilmesi; Berkin’i “korumak için” mi mesela? Evliliği, en az üç çocuğu kutsarken; çocuk tecavüzcülerinin bile gözgöre göre aklanmasına, serbest kalmasına ne diyeceğiz? Bu yazı yazılırken; kadınların etek altı fotoğraflarını çeken zat, Yargıtay onayıyla serbest kaldı bu ülkede... Kötülük meşru ve yasal bu ülkede... İnsana, özgürlüğe sahip çıkmaksa “yasadışı vandallık”... Hakkını arayan insanlara her gün “Vandallar, darbeciler...” diye hakaret ediliyor bu ülkede. Halk birbirine karşı kışkırtılıyor. “İleri demokrasi” nutukları ile üniformalı küfür, şiddet ve tecavüz eş zamanlı zuhur ediyor.
Kuşku yok, “nefret suçu”na en ağır ceza verilsin... “Ailemizle anadilimizde konuşamıyoruz” diyen gurbetteki işçilere de anlatalım bunu. Palalıların serbest, insanların bağlı olduğu günlerdeyiz.
Medyasından her gün nefret akan; iktidara muktedir olanların her gün nefret kustuğu bir ülke burası... Ne ırkçılık, ne faşizm, ne kötülük “bir parti”nin tekelinde değil. “Sağ”dan “sol”dan paylaşamıyorlar bir türlü... Yarış bitmiyor.
Duymaya tahammülümüz olmayan haberleri her gün her gün yaşıyoruz biz. Üstüne bir de; ölümlere kahkaha atanları, kına yakanları dinliyoruz. Mizahçının bile “genç ölümler ile kafa bulmaya çalıştığı” bir ülkedeyiz... “Canım canım saksıların, seramiklerin ve olimpiyatları alma ihtimalinin”; insandan, çocuktan, kadından değerli sayıldığı bir ülke. Tezer Özlü’ye gidecek söz; duralım...
Eylül geldi, geçiyor. Kış da gelecek. Godot gelemedi yine. Sahte ulaklar haber taşıyor, “gelecek, ha bugün ha yarın...” Hayat boşluk tanımıyor hiçbirimize. Kimseye... Beckett gibi nihilizme gidecek, ne “terk-i diyar” hülyalarına dalacak lüksümüz yok.
Bizim Bertolt Brecht de pek umutlu sayılmaz hani: “Ey mutsuzlar! Kardeşlerinizi boğazlıyorlar, göz yumuyorsunuz. Çığlıklar duyuluyor, ama siz susuyorsunuz. Aramızda dolaşıp kurbanını seçiyor zorbanın teki, sessiz kalırsak bize dokunmaz diyorsunuz. B.. yiyorsunuz! Ne tuhaf yer burası, sizler nasıl insanlarsınız! Haksızlık varsa bir yerde eğer, ayaklanmalı insan. Ayaklanma olmuyorsa batsın o şehir yerin dibine. Yansın bitsin, kül olsun karanlıklar basmadan”.
Sezuan’dır o şehir; Tanrılar “Dünya bu halde kalırsa kimse iyi olamaz’ der ve “iyi insan” bulmaya yeryüzüne inerler. Tek bir “iyi” insan... Bulsalar herşey düzelecek sanırlar. Kentin fahişesidir o iyi... İşte o fahişenin, Shen Te’nin haykırışıdır bu tüm dünyaya: “Ey mutsuzlar...” Başaramaz Tanrılar... İyilik yaparak da, iyiliğe ulaşamazlar. Brecht sorusunu sorar ve kapanır perde: “İnsan mı değişmeli, dünya mı? Tanrılar mı yoksa / Ya da hiç mi olmasın Tanrı!.. / Ne türlü yardım etmeli ki insanoğlu / İyi yaşasın ömrü boyunca?”
Ne gelmeyecek olan Godot, ne Tanrısal bir “iyi”lik değiştirmeyecek yazgımızı.
Kesin bilgi!
Evrensel'i Takip Et