100. yıl kutlamaları her gündeme geldiğinde Türkiye Sineması ifadesine bile itiraz eden, dağa taşa “Türk Sineması” yazma yanlısı zihniyete göre zaten Kürt Sinemasından söz dahi edilemez herhalde. Oysa, en son Altın Portakal’a damga vuran “Türk sinemasına tecavüz etme” tartışması da dahil, sadece o festivalin tarihinde bile Kürt filmlerinin izi sürülerek sonuçlar çıkarılabilir. Bu yıl festivalin sansürlü gündeminde biraz sönük geçse de, özellikle 90’lardaki savaşı, faili meçhulleri anlatan Min Dît, Press, Cennetten Kovulmak gibi filmlerle Antalyalı seyircinin hararet yapan buluşmaları sürüyor.

Annemin Şarkısı, 90’ların üstünde duran bir film sayılmaz. Savaşı odağına oturtmuyor, bayağı bugünün İstanbul’undan bir hikaye anlatıyor. “İnkar ve imha”nın teşhirinden vazgeçmek değil bu, tersine onun üstüne bir taş daha koymak. Kürt sinemasının vazgeçilmez motifi Beyaz Toros açılış sahnesinde, anlayana bir işaret çakıyor, olmadı bir soru işareti bırakıyor, sahneden çekiliyor. Okulda çocuklara Kürtçe olarak, tavus kuşu olmaya çalışan bir karganın masalını anlatan öğretmen, okulu basan silahlı adamlarca alınıp götürülür.

Devamı bugünde. Öğretmenlik yapan Ali, annesi Nigar ile birlikte Tarlabaşı’nda yaşıyor. Daha doğrusu, yaşıyormuş, baştaki taşınma sahnesiyle mahallelerine vedalarını görüyoruz. Kendisinin de rengini verdiği, rengarenk Tarlabaşı’ndan, beton blokların her yeri kapladığı gri bir semte gidiyorlar. Nigar için hayat çok zordur artık ve tabii, neylesin ki, Ali için de. Annesini eğlemeye çalışır, bazen ona kızar, işiyle, sevgilisiyle yaşadığı sorunlar dönüp anneye bağlanır. Çünkü Ali’nin bütün sorumlulukları arasında en vazgeçilmezi, annesinin aklına takılan bir dengbêjin kaydını bulmaktır. Bulamaz. Ne kadar dengbêj kasedi varsa alır, onu bulamaz. Aramaya devam eder.

Kentsel dönüşümün devasa resminin içinde bir ayrıntının kıymetini ortaya çıkarıveriyor Annemin Şarkısı. 90’larda evleri, okulları, köyleri basılanlara ondan sonra kucak açan mahalleler olmuştu, Tarlabaşı gibi. Şimdi o da alınıyor, sadece Kürtlerin değil, İstanbulluların elinden. Onu da ancak anlamak isteyenler için uzaktan göstermeyi seçen Erol Mintaş, yine de birkaç saniyede görünen gri kent manzaraları ile meramını anlatıyor.

Film, savaşa, köy boşaltmaya, dil meselesine, onun yanında kentsel dönüşümün yok ettiği kültüre de, ince ve yerinde değinmelerde bulunan, günümüz İstanbul’unda Kürt olmaya dair çok gerçek bir masal. Canın sıkılmış da oğlunun motoruyla gezmeye çıkmışsın gibi, tatlı bir rüzgar gibi bir his bırakıyor. Elleri dert görmesin. Ali’nin sevgilisi Zeynep’le ilişkisi en zayıfladığı yer, hamileliğin en heyecansız hali. Oyunculuklar olabildiğince sahici ve etkileyici, özellikle başroldeki Feyyaz Duman. Ödüllü de. Girişteki öğretmeni oynayan Aziz Çapkurt’un tek sahneyle yardımcı oyuncu ödülünü hak eden bir masal anlatışı var ki, ne kadar anlatsak yavan kalır.

Ama kısaca, tavus kuşu olmaya çalışan karga, bulduğu tüyleri orasına burasına takıyor. Tavus kuşuna benzemediği gibi, komik oluyor. Karga olarak kalmanın kıymetini vurgulayacak belki sonunda, ama o kadarına da kontrgerilla izin vermiyor. Kayıtlara burada geçsin madem.

Bu şarkıların izini süren, seslerin peşine düşen kaçıncı Kürt filmi diye yakınmak yerine o ses neden bir türlü kulaklara girmiyor, onunla ilgilenmek lazım değil mi?

Evrensel'i Takip Et