Hesaplı kitaplı Sherlock imitasyonu
İngiliz Bilim İnsanı Alan Turing’in adı, daha çok bilgisayar tarihinden bilinir. Turing, henüz üniversitedeki görevine yeni başlamış bir genç matematikçiyken, İkinci Emperyalist Savaşın patlak vermesiyle kriptoloji alanında çalışmaya başlar. İngilizlerin, Nazi haberleşmesini şifreleyen Enigma’sını çözmek üzere görevlendirilen birimde çalışır, bu gizli çalışma 50 yıldan uzun süre sonra kamuoyuna açıklanacaktır.
Savaştan sonra yapay zeka çalışmalarını sürdürür ve bugün hepimizin kullandığı bütün bilgisayar ve “akıllı” cihazların atalarını icat eder. Eş cinseldir, ki bu İngiltere’de 1967 yılına kadar suçtur. Bu yüzden ceza alır, cezaevine girmemek için hormon tedavisini, yani bir anlamda kimyasal olarak hadım edilmeyi kabul eder. Kısa süre sonra da, 41 yaşındayken yaşamına son verir. Başucunda yarısı yenmiş bir elma bulunur. Derler ki, “akıllı” teknoloji dünyasının koçbaşı Apple’ın logosundaki ısırılmış elma, buradan gelir, yetkilileri inkar etse de.
Yapay Oyun, Turing’in hayatını, çalışmalarını, tutkusunu, şifre çözme macerası bağlamında anlatmayı deneyen bir film. Çok filme uygun bir konu, gizem var, aşk var, savaş var... Kısa hayatı farklı, ilginç, heyecan verici, hüzünlü pek çok detayla dolu. Ama Yönetmen Morten Tyldum’un Yapay Oyun’u, soğuk ve sürprizli Norveç filmlerinin ardından yaptığı, belki en “hesaplı” filmi. Çünkü gerçeğin kendisi bu kadar dramatik olduğu halde, akışını klişe sinema numaraları üstüne kurarak malzemesini harcamak, ancak, öncü bir dahiden, yalnız ve “yazık” olmuş bir Sherlock imitasyonu yaratmakla sonuçlanmış.
Film, Enigma mevzusu kapandıktan yıllar sonra, 1951 yılında Alan Turing’in evine polis gelmesiyle başlıyor. Savaşın başlangıcına geri dönüşlerle kriptoloji savaşına, okul yıllarına dönüşlerle de Turing’in cinsel yönelimine ve bu yüzden yaşadığı sorunlara doğru açılıyor. Alan, bir dahi olmanın yanında, hep sosyal olarak sorunlu, içine kapanık, kibirli biridir, bu yüzden pek sevilmez. Okulda da, Bletchley Park’ta şifre kırmak üzere kurulan MI6 istihbarat biriminde de. Ekiple başta anlaşamasa da kafasındakileri hayata geçirmeyi başarır. Hükümeti, pahalı bir makine almaya ikna eder, bir tesadüf sonucu da makineyi nasıl ayarlayacaklarını çözünce, şifre kırılmış olur. Bir yandan, ekibin tek kadın üyesi Joan Clarke ile nişanlanır ama bu sahneler giderek filmin, en az şifre çözmek kadar “reytingli” cinsel yönelim mevzularına yelken açmasından başka bir amaca yaramaz.
Yapay Oyun’un en anlamlı yanı, Alan Turing gibi haksızlığa uğramış bir büyük dehanın, yukarıda da özetlenen hayatının belli başlı detaylarını es geçmemiş olması. Kimi zaman iyice duygusallaştırarak, kimi zaman bir küçük cümleyle geçivererek, hemen hemen her zaman klişelere boğarak da olsa. Ama, hadi bilgisayar teknolojisiyle ilgili öncü çalışmalarına, biz bugünden bakarak daha kolay kıymet veriyoruz da, İngiliz devletinin hem Nazilerin yenilmesine büyük katkıda bulunduğu için nişanlar verdiği, hem de hadım edip ölüme sürüklediği bir bilim insanının hayatından, bir Hollywood melodramı çıkarmanın, övülecek bir tarafı yok aslında. Savaşla ilgili kısmı, zaten hepten reytinge dayalı. İstihbaratı hangi çatışmaları önlemek için kullanmak gerektiğini konuşurken, hemen yan tarafta yaralı askerlerin kamyondan inmesi kadar. Gerçekte Enigma şifresinin kırılması, bombardımandan korunma, Amerika’dan gelen yardım konvoylarının korunması ve Nazilerin yardım konvoylarının vurulması için kullanıldığı halde, filmde kadınlar ve çocuklarla dolu sivil gemileri kurtarmak gibi ucuz numaralara başvurulması gibi.
Turing’in insanlığa asıl faydalarından uzaklaşıp, seyirciyi en duygulandıracak hikayeleri abartınca, kahramanına yeni bir marifet uyduruyor, savaşı kazanmak! Nazilerin kötü olduğuna seyirciyi tekrar tekrar ikna etmeye çalışmak gibi tuhaf bir güdüyle, bildik arşiv görüntülerine, radyo haberlerine, her an başlayabilen bombardımanlara, asker ailelerinin dramına dadanmak gibi çiğliklerle dolu. Filmde hiç eleştirel bir gözle ele alınmasa da, en azından gerçeğe uygun olan, savaşın karşı tarafı Naziler olduğu halde İngiliz emperyalizminin bitmeyen Sovyet korkusu. Sürekli Sovyet ajanlarından şüpheleniyor, istihbaratı zinhar Sovyetlerle paylaşmıyor, böylece savaş da neredeyse sadece istihbarat marifetiyle kazanılıyor. Emperyalistler tarihi yazarken Sovyetlerin hakkını vermezler, film bari Turing’in kıymetini bilmeye yarasın, yazıklanmanın ötesinde.
Evrensel'i Takip Et