Çanakkale filmlerinin en ‘hava’lısı

Her savaş filminde adet olan, nihai çarpışma öncesi askerlere cesaret verme nutku, Son Mektup’ta pek ilginç referanslar içeriyor. “Bugün burası sadece Çanakkale değil” diyor komutan, “Burası İstanbul, Erzurum, Maraş...” Buraya kadar herhangi bir ilkokul kitabına benzer, vatan savunması iddiası. Derken Bosna olduğu ortaya çıkıyor, eski Osmanlı toprağı, hadi o müttefik Avusturya Macaristan’ın. Bakü oluyor sonra, hiç Osmanlı toprağı olmayan, hatta düşman Çarlık Rusyası’nın şehri. Mekke, Medine, haliyle. Yani Osmanlıcı da, Turancı gibi de ama kesin ümmetçi referanslarla tamamlanıyor şehirler. Kişilere geçiliyor, burada zaten komutan olmayan bir kişi var, bir tek o Osmanlı. “Bugün Selahattin biziz, Hamza biziz, Şeyh Şamil biziz” diye Haçlılara direnme, dini yayma, ulusal kurtuluş savaşı ile başlıyor. Gerisi fetihçi kategoriden; sırasıyla “Alp Arslan, Kılıç Arslan, Ulubatlı Hasan, Bedir’in aslanları, Uhud’un kahramanları”...

Çanakkale Savaşı’nın engin bir güncel referanslar denizine baktığı malum. Din kardeşliği ile ulus inşası, hani en çok da Türk ile Kürt’ün yan yana ölmüş olmasından bugünün tartışmalarına gönderme yapmak revaçta olsa da Son Mektup’ta yok. Çanakkale bahsinde giderek adı daha az anılan Mustafa Kemal filmde birkaç kere uzaktan görünüyor, galiba. Bir kere de ismi geçiyor. Her zamanki “Yedi düvele karşı savaşma” ve vatanı savunma vurgusu var tabii ki, hatta Osmanlı savaşa kendi girmemiş gibi, düşmanın neden saldırdığına anlam bile veremiyorlar. İdeolojik çizgisi bu sayede hem çok güncel, bugünün öncelikleriyle yüklü, hem çok klasik, hani ilkokul müfredatı seviyesinde klasik. Filme dair ilk yapılan “Mustafa Kemal nerede?” eleştirisi, belki en anlamsızı. Aslında Mustafa Kemal olsaydı da film aşağı yukarı aynı hikayeyi aynı dille anlatsa, pek de bir itiraz duyulmazdı. Çünkü Yeni Türkiye’nin Çanakkale filmi, esasında yüz yıllık ezberin tekrarı: savaşın sebebi, siyaset yok, hamaset çok.

Yüzyılda birkaç Çanakkale filmi yapıldı tabii. AKP işi kahramanlık temalı, ümmetçi Osmanlıcılık da birkaç sene önceki furyada Çanakkale sinemasına sızmıştı. Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları, Mustafa Kemal’e hiç yer vermemeyi bırak, Türk ile Avustralyalı kardeşlere İttihatçı savaş çığırtkanı babayı, arkada Salavat çalarken gömdürmüştü. Ama birkaç bildik anekdotu müsamereye çevirmenin ötesine geçebilen, henüz olmadı. Son Mektup, diğer Çanakkale Savaşı filmlerine kıyasla, en “havalı” olanı. Bir de en babacanı.

Telefonla birinin geldiği haberini alan bir kadının yer aldığı çerçeve öykünün girişinin ardından, 1915’ten ilk görüntü, eski model bir uçakla Kız Kulesi’ne çarpacak gibi yapan Salih Ekrem’dir. Pilot Yüzbaşı Salih Ekrem, neşeli, çocuğunu, arkadaşlarını seven, özverili bir askerdir ve hikayenin kahramanı olacaktır. Eşini doğumda kaybetmiş, bir çocuk babasıdır. Savaşta önce uçakta beraber uçtuğu arkadaşı Hüseyin ölür, bir bebeği vardır. Bir de nine ölür, torunu Fuat, hemşire Nihal’e kalır. Nihal’in sadece çocuklarla arası iyi değildir, Salih Ekrem’i de etkilemeyi başarır. Filmin çoğu Salih Ekrem’in uçağında, deniz muharebelerinde ya da hastanede geçer. Buraya gelen Yüzbaşı Hakkı bebeğinin doğduğu haberini alır. Mayın döşemeye çıkar, orada kalpten hayatını kaybeder. Başka bombardımanlar olduğunda da ilk akla gelen, kimin yeni çocuğunun doğduğudur. Bir ara, Çanakkale’nin komutanlarından biri, düşman gemilerine dürbünle bakıp “Ne işiniz vardı burda ha?” der, “çoluğunuza çocuğunuza yazık değil mi?” Hâlâ anlamayan kaldıysa, paşalardan biri açıklar: “Hepsi çocuklarına düşkündü. Her şey çocuklarımız için.” Film, Nihal’in İstanbul’a gidişinden sonra Salih Ekrem’le mektuplaşmaları ile sürer. Görebildiğimiz kadarıyla Çanakkale, tek bir uçağın keşif amacıyla kullanıldığı bir savaş değil de basbayağı hava savaşı olarak geçer. Çocuklar için babaların savaşı olarak da tabii. Salih Ekrem’in can düşmanı haline gelen bir düşman pilot bile vardır. Sonunda düşman pilot öldüğünde, Salih Ekrem deri eldivenli eliyle bir zafer işareti yapar ki, böyle şeyleri ancak film kahramanları yapabilir.

Özhan Eren, sadece AKP seçim şarkısı yazarı değil, askeri tarihi seven bir yönetmen. Önceki filmi 120’nin de 1915’te geçmesi tesadüf değil, bir grup “Türk” çocuğun Ermeni çetelerin zulmüne karşı yaptığı fedakarlığın öyküsünü anlatması da. Aynı yıl, tam yüz yıl önce, din kardeşliği üzerinden yapılan yeni ulus tarifinin Ermenilerin milyon tanesini soykırıma uğratmakla sonuçlanması ile, Türk ile Kürt’ün kardeşliğinin Çanakkale zaferiyle propaganda edilmesinin tesadüf olmadığı gibi. Geleneksel kahramanlık, fedakarlık temalarına göze soka soka babalığı eklemenin muhafazakar hallerimize pek uyması gibi. Ama bağlamından koparılan her savaş, sebepleriyle ilgilenilmeyen her tarihsel dram gibi, 1915’in mağdur Türklerinin ağlatan hikayeleri, yüz yıllık ezberi bozmaya yetmeyecek. Son Mektup’un hemşiresi de ailesini “Bulgar çetelerin” neden yaptığı belli olmayan bir saldırıda kaybetmiş. Filmin en açıklayıcı diyaloğu ise, Salih Ekrem’le meraklı arkadaşı arasında şöyle geçer:

“Ne yaptık ki bize böyle bir kin besliyorlar?”

“İstanbul. 1453.”

“Beş asırlık mesele. Vazgeçmeyecekler yani?”

“Asla.”

Ezber bu. Kolay vazgeçmezler.

Evrensel'i Takip Et