9 Haziran 2015
DİĞER YAZILARI

Genel seçimin üzerinden henüz iki gün bile geçmedi. Şu ana kadar sıcağı sıcağına yapılan yorumların geneli, yüksek ölçüde duygusal reaksiyon içeriyor. AKP koalisyonu bileşenleri “ülke battı” demagojisini yürütürken, muhalefet cephesinde de “erken seçim” korkusu öne çıkıyor.
Bir hafta sonra çok daha gerçekçi analizler yapılacaktır. Koalisyon tartışmaları belli bir olgunluğa ulaşacaktır.
Seçimlerin bir çok sonucu var elbette ama herkes tarafından -sakinleşince de (!)- kabul edilecek yegane sonuç, HDP bileşenlerinin birlikte kazanma başarısıdır. Bu başarı içerisinde HDP’nin kapsayıcı siyaseti, bitmek bilmeyen enerjisi ve HDP ile ittifak kuran siyasi parti ve hareketlerin samimi tutumları ile dışarıdan destekleyenlerin umudunun da büyük etkisi var.
Artık HDP ile birlikte toplumun en geniş kesimi mecliste temsil hakkına kavuşmuştur. Kutlu olsun!
7 Haziran 2015 genel seçimini kendinden öncekilerden (2007 ve 2011) ayıran temel özellik,  3 Kasım 2002 erken genel seçiminden bu yana ekonomik vaatlerin en yoğun dillendirildiği, partilerin seçim beyannamelerinin önemli bir kısmının da ekonomik vaat ve hedeflerle süslendiği bir seçim olmasıdır.  
Meclise giren partiler açısından, seçim sürecinde ortaya konan ekonomik vaat ve hedeflerin gerçekten süsten ibaret olup olmadığı, kurulacak koalisyonun hükümet programı açıklandığında anlaşılacaktır.

ANAYASA KİTAPÇIĞI KRİZİ BİR SEBEP DEĞİL
Genel olarak ekonomik büyüme ile iktidar partisi oy oranları arasında güçlü bir ilişki var. 2000 yılı Kasım ayındaki finansal dalgalanma ve 2001 Şubat krizi ekonomik küçülmeyi yüzde 9’a kadar ulaştırmıştır. İçinde bulunulan durum, Ecevit’in hastalığı ve koalisyon içerisindeki çatlaklarla ilgili spekülasyonlarla beslenmiş ve nihayetinde “istikrar sağlasın diye” seçilen cumhurbaşkanının (Ahmet Necdet Sezer) dönemin başbakanına (Bülent Ecevit) “istikrar sağlansın diye” 12 Eylül cunta rejimi tarafından kurulan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) toplantısında, yüzde 92 oyla “istikrar timsali” olarak halk tarafından onaylanmış 1982 anayasası kitapçığını fırlatmasıyla bozulmuştur.
Bu tabii işin magazin kısmı. Anayasa kitapçığı krizi bir sebep değil, ancak ekonomik çöküntünün yarattığı gerginliğin bir yansıması olabilir.
Ama o dönemden bugüne kadar sermaye sınıfı ve onun siyasi temsilcilerinin bir sopa gibi işçi ve emekçilerin üzerinde salladıkları “istikrarcılık” mitinin de ortaya çıkmasında kitapçık olayı sembolik önemdedir. Nitekim, battı batacak borsalar ve bankacılık sistemi küçük bir kıvılcımla alev almış, halkın milyarlarca lirası batan bankaların altında bırakılmış, doların fiyatı iki katına çıkartılarak (1 Dolar 600.000 TL’den 1 milyon 200 bin TL’ye ) iktidara yakın çevrelerin dolar servetleri katlanmış, tüm yıkıntının yükü de geniş halk kesimlerine havale dilmiştir.
Dönemin koalisyon iktidarı ortakları, 2001 krizine giden süreçte birbirlerini yiyor gözükseler de, 1999’dan 2002 erken seçimlerine kadar geçen süreçte ortak bir sınıf bilinciyle hareket etmişlerdir. Mezarda Emeklilik Yasası bu koalisyonun (DSP-MHP-ANAP) marifetiyle, bir gece yarısı -halk 1999 depremine ağlarken- apar topar çıkartılmıştır. Yine 2001 krizi vesilesiyle, 24 Ocak 1980’den sonraki en koyu neo-liberal saldırgan ekonomik program Kemal Derviş’in eliyle hazırlanmıştır. Ancak, tıpkı 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması “istikrar” sağlayan(?) 12 Eylül askeri darbesi ile mümkün olduğu gibi, bu program da ancak “tek parti istikrarı” ile uygulanabilirdi. Öyle de oldu.
80’lerde askeri darbenin gücünü arkasına alan ancak 90’larda siyasal olarak silinen ANAP gericiliği ve bilumum “merkez sağ” akım, 22 Haziran 2001’de kapatılan Fazilet Partisi içerisinden çıkacak yeni partinin de Erbakan’ın “kayıp trilyon davası” ile güç kaybedeceğini görmüş ve gelenek içindeki “yenilikçi” grubun çıkışını desteklemiştir. Böylece ülkede “istikrarın” yeni odağı şekillenmiştir.
Sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcilerinin (burjuva partilerinin) “istikrar” vurgusu, sermaye birikiminin istikrarıdır. Ancak, 24 Ocak 1980’den başlayarak zaman zaman ordu eliyle ve zaman zaman da “toplumsal algı operasyonlarıyla” gerici siyasal odaklar tarafından empoze edilen “istikrar” sopası bu seçimlerle birlikte kırılmıştır.
Bu yönüyle bakıldığında, 2015 seçimi 2002 seçiminden ayrışmaktadır.

DOLAR VE AVRO’DA GEÇİCİ HAREKET
Halk bu seçimlerde istikrar sopasını kırarken, yine istikrar sağlayıcı olarak sermaye darbecilerinin getirdiği yüzde 10 barajını da yıkmıştır.
Bu haliyle bakıldığında, 2015 seçimleri Türkiye siyasal yaşamında gerçek anlamda bir dönüm noktası özelliği göstermektedir.
Şimdi borsa çakılmakta, Dolar ve Avro hızla yükselmektedir. Ama bunlar geçici hareketlerdir. Ekonominin genel dengesi hali neyse o düzeyde konumlanacaktır.
***
AKP koalisyonu ilk kez iktidar olduğu 2002’den günümüze kadar, “istikrarcılık” sopasını hiç elinden bırakmamış, bu sopa iktidarın 2009’a kadar geçen döneminde işe de yaramıştır. Öyle ki, 2001’deki yüzde 9’luk küçülme sonrası 2-3 yıl ortalama düzeylerdeki büyüme sanki ekonomi “şahlanmış” görünümü sunmuştur. Bu arada iktidarın el değiştirmesi neticesinde kamu ihale sistemiyle bir çok sermaye çevresi güçlenmiş ve yeni çevreler de peyda olmuştur. Cumhuriyet tarihinin neredeyse tüm toplumsal sermaye birikimi (KİT’ler ve kamu mülkleri) yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmiş, bir yanda bal tutanlar parmağını yalamış, öte yanda da bazıları un akıtmıştır.
İşte bu dönem, Erdoğan’ın Gülen tarikatına hitaben “ne istediniz de vermedik” olarak ifade ettiği dönemdir.
2008 Küresel kapitalist krizi ve sonrasında geç-kapitalist ülkelere yönelen sıcak para hareketleri, ülkenin üretim ilişkileri bütününü tümden değiştirmiştir. Ülkedeki eşitsiz gelişim süreci halkın tasarruf oranını gün geçtikçe düşürmüş, tasarruf oranındaki rekor düşüş yatırımın yerli finansmanını zora sokmuş ve yabancı sermayeye bağımlılık artmıştır. Ancak, 2009 sonrası gelen yabancı sermaye büyük ölçüde kısa vadeli sermaye (sıcak para) niteliğinde olduğu için ekonomi içerisinde yarattığı tahribat çok güçlü olmuş, buna satılan KİT’lerin etkisi de eklenince ekonomik yapı ayakta duramaz hale gelmiştir. Çalışan yüzbinlerce kamu işçisi KİT’lerin satılmasıyla güvencesiz ve geçici istihdama mahkum bırakılmış, ülke Çin tarzı üretim cehennemine dönüştürülmüştür.
Geçici ve düşük ücretler olduğu sürece emekçiler iktidar için sorun olmamış, aksine sermayenin “istikrarı” için fırsat olarak düşünülmüştür.
Suriye’deki savaştan kaçarak ülkemize sığınan 2 buçuk milyon Suriye vatandaşına da bir yandan mültecilik hakkı tanınmazken, bir yandan da özellikle bölge illerinde kayıt dışı ve insanlık dışı ücret ve koşullarda çalışmalarına göz yumulmuş, bizatihi çalışma bakanı tarafından bu çalışma koşulları “fırsat” olarak değerlendirilmiştir.

EKONOMİK İSTİKRAR 2011’DE ÇÖKTÜ
AKP iktidarının kendisi için bile olsa korumaya çalıştığı “ekonomik istikrar” 2011 itibarıyla çökmüştür. AKP’nin mevcut kaynakların satışına ve kısa vadeli para hareketlerine bağlı “ekonomik mucizesi” 2011 yılında bir iki tekleme sonrası büyük ölçüde durmuştur. Bu haliyle sermaye birikiminin sürdürülmesi de olanaklı olmaktan çıkmıştır.
İşte bu süreç, AKP koalisyonunun kendi içinde iktidar savaşına giriştiği ve içinde barındırdığı bazı tarikat ve gruplarla gizli ama bazılarıyla açıktan hesaplaşmaya gittiği bir sürece evrilmiştir. Gülen tarikatı ile yaşanan çatışmanın gerisinde bu ekonomik savaş vardır.
Ekonomik rantta istikrar varken, beraber yürünmüştür bu yollarda…

HALK DESTEĞİNE DAYALI BİR İSTİKRAR ARAYIŞI
Halkın ezici çoğunluğu, 13 yıllık AKP iktidarı boyunca, Kemal Derviş’e hazırlatılan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın istikrarcı politikalarıyla ezilmiş, yoksulluk ve güvencesizlik fıtrat haline getirilmiştir.
AKP koalisyonu –içinde barındırdığı tarikatların örgütlenme biçimi de düşünüldüğünde- biat kültürünün toplumda yaygınlaşması ve sadaka ekonomisinin yeniden üretimi konusunda ciddi başarılar elde etmiş, devletten alacağı yardıma muhtaç milyonlar yaratmıştır.
Siyasetin en gerici ittifakı, neo-liberalizmin en ultra sömürü ticaretine soyunmuş ve devlette işe girmekten, mahallede büfe açmaya kadar, halkın devletle olan bütün işlerinde –tek parti dönemini- aratmayacak “kucaklaşma” yöntemleri uygulamıştır.
Siyasal iktidar, sadece seçimlerde değil, gündelik hayatın örgütlenmesinde de geniş tabanlı halk desteğine dayalı bir istikrar arayışında olmuştur.
***
İktidarın ritmi ve dolayısıyla istikrarı 2011 yılıyla birlikte bozulmuş, artık geriye döndürülemez çöküş süreci başlamıştır. Yani, son dört yılda da bir çok kez tekrarladığımız gibi, AKP iktidarı ekonomik olarak 2011’de çökmüştür. 2015 seçimi bu çöküşün ciddi anlamda ilk kez gözlemleneceği seçimlerdi. Öyle de oldu.
Şimdi, AKP koalisyonu içerisindeki somut parçalanma süreci başlayacaktır.

MÜCADELE İSTİKRARLI OLURSA
Şu veya bu biçimde kurulacak koalisyonun mevcut süregelen sermaye istikrarını mı koruyacağı yoksa halkın genelinin refahına mı odaklanacağı, söylediğim gibi hükümet programıyla gün yüzüne çıkacaktır.
İşçi sınıfı, emekçiler ve yoksul halk kesimleri için gerçek anlamda ekonomik, sosyal ve siyasal kazanımlar ancak mücadele ile mümkündür. Burjuva demokrasisinden haklar sağlaması beklenemez. Bunu söylerken, elbette AKP’nin artık pervasız hale getirdiği emek ve doğa sömürüsünün en azından şiddetini bir nebze olsun yitireceğini de öngörmemiz gerekir. Örneğin artık ne yeni HES projelerinin geliştirilmesi ne de kıdem tazminatı gaspı için yasa tartışması –şimdilik- gündemde olmayacaktır. Ancak, işçi sınıfı ve emekçiler açısından son 35 yıl neredeyse tüm kazanımların ortadan kaldırıldığı istikrarlı bir sömürü dönemidir. Bu dönemin izlerini ortadan kaldırmak ve dahası bazılarını geri döndürmekte sınıf mücadelesinin düne göre çok daha istikrarlı biçimde sürdürülmesine bağlıdır.
Belki seçimin sonucu kadar popüler hale getirilememiş olsa da, metal işçileriyle başlayan ve petro-kimya ve cam işçileriyle devam eden sınıf mücadelesinin, bürokratik sendika anlayışını aşan ve gerçekten özyönetimci karakteri itibarıyla ülkedeki tüm siyasal ve sosyal durumu değiştirecek niteliktedir.
Bugün dünden daha fazla mücadele olanağı vardır. Bu haliyle bakıldığında, meclis kürsüsünün daha fazla kullanıldığı, korku örtüsünün bir yerinden de olsa yırtıldığı bu günler sınıf mücadelesinin de –belki 89 bahar eylemlerini de aşacak biçimde- güçlenme dinamiklerini içinde barındırmaktadır.
Mücadele yükseldikçe, burjuva partilerinin yoksulluğu bir seçim fırsatına çevirerek savurdukları ekonomik vaatlerin de uygulanma ihtimali güçlenecektir. Aksi durumda yeni koalisyonda yeniden istikrara kavuşacak sermaye birikimi akışını sürdürürken, geniş halk kesimlerinin geleceği bu birikimin harcı yapılmaya devam edilecektir.
Neticede, seçimlerden çıkan en önemli sonuç, sermaye istikrarına karşı halkın istikrarı için kesintisiz ve birleşik mücadeledir.

Evrensel'i Takip Et