Neden savaş? Barış nasıl?
Temmuz 1932 ile eylül 1932 tarihleri arasında iki önemli bilim insanı, fizikçi Albert Einstein ile psikanalizin babası Sigmund Freud savaş konusuyla ilgili olarak mektuplaşmışlar. Albert Einstein savaş ve barış hakkındaki görüşlerini açıklayıp Sigmund Freud’a dünyanın barışçıl bir yer haline gelmesi konusundaki düşüncelerini sormuş. Freud da kendi kuramı ışığında yanıtlamış onu. Bu mektuplar, “Neden Savaş?” başlıklı bir kitapçıkta Yazı-Görüntü-Ses Yayınları tarafından yayımlandı. Savaşın ve barış arzusunun psikolojik dinamikleri hakkında iyi bir rehber olabilir bu kitapçık.
Çok genel hatlarıyla insanın saldırganlık eğilimine sahip olduğuna ve savaşın kaçınılmaz olduğuna vurgu yapıyor aslında Freud. İnsanlar arasındaki çıkar çelişkilerinin tarih boyunca ilkesel olarak şiddet kullanımıyla çözüldüğünü söylüyor. Bu mektubunda başka neler söylemiş Freud, çok kısa alıntılar halinde bakalım...
İlk zamanlardan beri, araçlar değişse de savaşın nihai amacı aynı kalıyor: Bir tarafı zarara uğratarak ve gücünü zayıflatarak talebinden ya da itirazından vazgeçirmek... Tabii ki, nihai bir şekilde tasfiye ederek ya da öldürerek... Bunların yerine düşmanı korkutup faydalı bir şekilde kullanmanın da söz konusu olabileceğini ifade eden Freud bunun yenileni boyunduruk altına almak anlamına geldiğini söylüyor. Bu durumu merhamet göstermek olarak tanımlıyor. Ama bu durumda yenilenin intikam duygusunun hesaba katılması gerektiğini ve galip gelenin, merhamet gösterdiğinde, kendi güvenliğinin bir kısmını feda etmiş olacağını söylüyor. Tam anlamıyla bir şiddet sarmalı...
Şiddet uygulayarak galip gelen bu tek başına iktidardaki gücün gösterdiği şiddetin ancak birleşme ile kırılabileceğini de söylüyor Freud. Ona göre bu güce karşı birleşen bir topluluğun şiddeti kırmasından sonra adalet tesis edilebiliyor. Adalet de topluluğun gücü haline geliyor. Ama bu da topluluğun şiddeti oluyor hâlâ. Bu şiddet durumundan adalete geçilebilir mi? Bunun gerçekleşmesi için, ancak, önemli bir psikolojik şartın yerine getirilmesi gerekiyor: Ortaklık duygusunun oluşması, fakat geçici olarak değil...
Tek güce karşı birleşmenin daimi ve kalıcı olması gerekiyor. Sadece tek başına iktidar olana karşı gelmek amacıyla topluluk birleşmişse bu topluluk iktidarda olanın yenilmesinden sonra dağılır, diyor Freud. Ve kendisini daha güçlü sanan yine iktidar hırsına kapılır ve iktidar-şiddet oyunu tekrarlanır. Bu yüzden de birliğin sürekli korunması, örgütlenmesi, herkesin eşit şekilde uyup uymadığının meşru şiddet aygıtları yoluyla denetlendiği bir sistem kurulması gerekir. Eğer topluluğun bütün üyeleri bunun için rıza gösterirse topluluk içinde duygusal bir bağ oluşur ve bu duygusal bağ da yeni bir ortaklık duygusu doğurur. Bu ortaklık duygusunun, insanın sevgi eğilimi sayesinde diğer insanları sevmesi ve onlarla özdeşlikler kurmasına bağlı olarak da güçlenmesi mümkün Freud’a göre... Bu sayede de, insan, saldırganlık eğilimini kendisini savaşla ifade edemeyecek şekilde yönlendirebilir. Zaten insan toplumunun yapılanmasının büyük ölçüde buna dayandığını belirtiyor Freud.
Tabii burada vurgulanması gereken adaletin eşit şekilde uygulanması ve toplumun eşit güce sahip bireylerden oluşması... Zaten bu yüzden güçlerin ayrılığı ve eşitliği gibi bir ilkeden söz ediliyor demokrasilerde. Birilerinin hoşuna gitmese de... Yasama, yürütme ya da yargıdan biri daha güçlüyse, örneğin yürütme, yargıyı etkisizleştirmek ve kendisinin denetlenmesini engellemek ve sınırlandırmak amacıyla, kendisine darbe yapıldığı iddiasıyla yasalar çıkartıyorsa bu eşit güç ilkesi çoktan çiğnenmiş oluyor.
Freud şu çok basit ilkeyi de ortaya koyuyor: Topluluğun tek başına iktidarda olana karşı birleşmesinin doğurduğu kanunlar, güvence içerisinde sürdürülecek bir birliktelik için, bireyin gücünü şiddet olarak kullanması durumunda feragat etmesi gereken kişisel özgürlüğünün ölçüsünü belirlerler. Başka bir deyişle... Ben başkası üzerinde şiddet kullandım. Kanunlara göre tabii ki cezalandırılacağım. Kabul... Ama bana şiddet uygulayacak birinin de aynı şekilde cezalandırılacağından da o kadar eminim ki, ben cezalandırıldığım için özgürlüğüm kısıtlansa da, bundan sonrası için kendimi güvende hissedebilirim.
Barışçıl bir toplum için önerilen bu duygusal birliktelik ışığında oluşturulmuş adalet sistemi Freud’a göre çok teorik düzeyde kalıyor. Toplum çeşitli boyutlarıyla eşitsizlikler taşıdığı için, Freud’a göre, bu eşitsizlikler kanunların daha üstün olanlar için yapılmasına ve onların yararına kullanılmasına yol açıyor. Cinsiyet, etnisite, cinsel yönelim, toplumsal sınıf, dil, din, ırk, vs. Çünkü kendini üstün gören bazı gruplar diğerlerinin de kanunlardan aynı şekilde yararlanmasını istemiyor ya da kendisinin daha fazla ayrıcalığa sahip olması gerektiğini düşünüyor.
Bu noktada ortaya çıkan çatışmalarda ve anlaşmazlıklarda kendini gösteren hak arama mücadelelerinin, hak taleplerinin iktidardaki sınıf tarafından kabul edilmemesi durumunda ayaklanma ve iç savaş gibi şiddet denemelerinin olabileceğini söylüyor Freud. Siyaset tarihine bakıldığında bu tür ayaklanmaların galip gelenler tarafından vatana ihanet ve terör olarak değerlendirildiğini görmek mümkün... Tek taraflı, yanlı bir tanımlama yani... Başka bir deyişle, Freud’un analizini dikkate alırsak eğer, bu durumun aslında, tek başına iktidara karşı birleşerek topluluğun yarattığı birliğin kurduğu yeni adalet düzeni, kapitalist üretim biçimi kaynaklı toplum içi eşitsizlikler nedeniyle bozulduğunda çıkan savaşta ekonomik ve siyasi gücü elinde bulunduranlar kavramları da işine geldiği gibi ve propaganda amacıyla yeniden tanımlama gücünü eline geçirmiş oluyor.
Evrensel'i Takip Et