“Ben bir BDP’li kadın milletvekiline çok kızıyordum, çok beddua ediyordum. Halen milletvekili bu insan. Ama onunla ilgili bir hatırayı dinledim, şimdi artık kızmıyorum. Çünkü 17 yaşındaki bir genç kız iken Diyarbakır Cezevinde o kadar ahlaksızca işkenceye maruz kalmış ki, o kadar kendisini zorlamışlar ki ben de aklıma gelse dağa çıkardım. (...) İnsanlara zulmederseniz, haksızlık yaparsanız, fena muamele yaparsanız, bunun karşılığı sabır gösterenler de olabilir, reddedenler de, bunun hesabını sormaya kalkanlar da olabilir.” (Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 2012)

Aradan 35 yıl geçtikten sonra Diyarbakır Cezaevini anlatan bir filmi vizyonda izleyip hakkında konuşmak da mümkün. Kanlı Postal, 1980-1984 arası Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde yaşananları anlatacağını en başındaki ilan ediyor; tutuklu ve hükümlülere yapılan işkenceleri, cezaevindeki zulmü ve karşısındaki direnişi aktarmaya çalışıyor. Önceden bilenler bilirdi, bir zamanlar devleti yönetenlerin ağzından dahi, 5 Nolu Cezaevinin 12 Eylül işkencehaneleri içindeki özel yeri vurgulanmıştı. Kanlı Postal da bu işkencelerin izlemesi bile güç örneklerine yer verip, zulmün son bulmasını ve barışın gelmesini isteyen konuşmalarla son buluyor, sürgünde ölmüş iki büyük Kürt sanatçının, Ahmet Kaya ile Yılmaz Güney’in ağızlarından.

Filmin tanıklıklara dayandığı, yaşananları unutturmamaya çalıştığı anlaşılıyor. Ama bir sinema filmi olarak, zayıf bir anlatımı olduğu söylenmeli. Hemen her diyalogda “Bir şeyler yapmalıyız” gibi ajitatif konuşmalardan başka pek az şey var. Tutukluların hiçbiri karakter olarak derinleşmiyor, onları tanımıyoruz, en çok, birkaç tanesini, o da genel özellikleriyle. Kendisini cehennemde sanan Sofi ya da “Biz de Süryaniler olarak sizinleyiz” diyene kadar (ve dedikten sonra da) kim olduğunu bilmediğimiz Süryani, cezaevinin acımasız müdürü Esat’ın kişisel olarak düşman bellediği Mazlum (Doğan), Laz Kemal (Pir), Sakine (Cansız) gibi kişilerin direngen duruşları filmde var. Dışkı yedirmekten, çırılçıplak soymaya çeşitli işkence biçimleri, özellikle cinsel organlara yapılan işkenceler de sert sahnelerle filmin içindeler. Bir mağduriyet hikayesi anlatmıyor, dikkati direnişe çekiyor, Mazlum Doğan’ın izinden bedenleriyle Newroz ateşini yakanlara ve ölüm orucu eylemlerine vurgu yaparak. Ama bütün bunlar kaba ve acemice yapılmış. Yukarıdaki alıntı filmde yok, oysa ona benzer bir empatiyi seyircide yaratabilmesi gerekir.

Aydın Çubukçu röportajında ’90’lara dönüş değil, “ötesine geçiş” olduğunu söylerken “90’lar aslında devlet açısından yılanın başını küçükken ezme politikasıydı” yorumunu yapmıştı. ’80’lerde Diyarbakır Cezaevinde o yılanın başını ezme niyeti, daha da küçük bir grubu yok etme şeklinde ortaya çıkmıştı. Çubukçu’nun sözlerinin devamı şöyle: “Şimdi ortada küçük yılan da yok, başı da yok. Bütün bir topluma yayılmış sosyolojik temellerini bulmuş bir siyasi hareket var. Tek tek önderleri, ileri gelen demokrat devrimci insanları öldürerek yıldıracak bir kitle yok artık.” Kanlı Postal’ın anlattığı dönem ile bugün arasındaki 35 yıllık bağlantı şu ki, ne zulüm, ne direniş son buldu (Komutan Esat’ın “Bakın bakalım sünnetsiz olan var mı” sefilliği dahil). Bugün HDP’nin en çok oy aldığı şehirlere yönelik saldırılar, özellikle de Cizre’ye yönelik kuşatma bunu gösteriyor. Cehennem, yok olmadı.

Zindandakinden pek farkı olmayan bir şekilde, su, elektrik, yiyecek, iletişim olmadan karanlıkta oturan ve dışarıdan gelen sesleri dinleyen Cizre halkı için kesin öyle. Kanlı Postal’daki tutuklular, kendilerine uygulanan işkencelerden dünyanın habersiz olmasını tartışıyor, her seferinde, dışarıda da durumun onlardan beter olduğu sonucuna varıyorlar. O kadarı abartılıdır elbette ama dışarısının da baskı altında olması bakımından gene doğru sayılır. Cizre’de devlet tarafından öldürülen çocuğunun cenazesini dışarı çıkaramadığı için günlerce buzdolabında tutan aile de dünyanın bu içinde oldukları cehennemden habersiz olup olmadığını sorabilir. Ona ne cevap verilebilir?

Evrensel'i Takip Et