Hayaller Sartre, hayatlar 'Ben!', 'Ben!', 'Ben!'

Jean Paul Sartre’ın ilk romanının adı bu; Bulantı. 1938’de yayımlanmıştır, varoluşçu felsefenin önemli kitaplarından biri sayılır. Dünyadan tiksinen bir adamın güncesi şeklinde yazılmıştır. Daha önce Dostoyevski’den ve Camus’den sinemaya serbest uyarlamalar yapan Zeki Demirkubuz, Bulantı’dan da bir film çıkarmak istemiş. Bilgisayarında Bulantı diye bir dosya açmış. Ama yazamamış. Onun yerine, nedense aynı dosyanın içinde Ahmet’in karısının ölümünden sonra başına gelenleri yazmaya koyulmuş. Ahmet de dünyadan tiksinen bir adam sayılır mı? Dünyanın ondan tiksinmek için daha çok sebebi var aslında. Neyse, Demirkubuz bu senaryoyu yazmış ve kendi ifadesiyle “Önceleri acelesi olmadığından, sonra vakit daraldığında ise yeni bir isim bulamadığımdan, -zaten filmlerime isim bulmakta hep zorlandığımdan- bulduğum diğer isimlerden de hoşlanmayıp Bulantı’ya alıştığımdan ve çok sevdiğimden” filmin ismi, Bulantı olmuş. Sonuç, hayaller Sartre, hayatlar “ben!”, “ben!”, yine “ben!”.
Film, adı gibi eğreti bir adamın macerasını anlatır. Ahmet, üniversitede “duygu felsefesi” gibi dersler veren, ama nasıl oluyorsa epey para da kazanan bir adamdır. Tanıdığınız en kibirli insanı düşünün, ondan daha kibirlidir Ahmet. Eşiyle mutsuz bir evlilikleri olduğu ilk sahnede bellidir. Sevgilisiyle birlikteyken karısı ve çocuğunun ölüm haberini alır. Yas tuttuğunu görmeyiz. Zaten bencildir, iyice bencil olur. Yine de çevresindekiler onu insan yerine koymaya devam eder. Sevgilisini kendisinden uzaklaştırır, kardeşini azarlar. Gündelik temizliğe gelen kapıcı kadın ve oğluna daha iyi davranır. Eski bir öğrencisiyle flört ederken kibirli bir insan oluşu üstüne konuşurlar da. Orada her şeyiyle eğreti durur, biraz da genel olarak hayatla ilişkisi gibi. Sonunda, bu biriktirdikleri kapıcı dairesinde açığa çıkacaktır.
Daha önce filmini izlemiş olan, Zeki Demirkubuz’u bilen seyirci için tanıdık unsur çok. Kapanmayan kapılar, Dostoyevski, Beşiktaş, yönetmenin başka filmleri (“Kader ya da Yazgı diyebiliriz”), kendini çok seven ama kendinden nefret ediyor gibi davranan (“hem korkak, hem acımasız”) kahramanları, gurur, kibir, bencillik... Filmler kişisel olabilirler, ama kişisel, narsist demek değildir. Bu kadar kibirden söz eden bir filmin, başrolünde oynayan yönetmenin bu kadar kendisiyle ilgili olması, keşke bir espri olsaydı. Filmdeki kibir sohbetinde, öğrencisi kibirli erkeklerin çekici olabildiğini söyler. Biri, tersinin daha geçerli olduğunu yönetmene söylemeli. Çünkü her filminde büyüttüğü şey, iticilik oluyor. Zeki Demirkubuz deyince, eski dostu Nuri Bilge Ceylan’la kavgalı oluşları önceden muzır bir dedikodu olarak gündeme gelirdi. Özellikle Demirkubuz’un önceki filmi Yeraltı’dan beri, bu geçimsizlikten söz etmeden hiçbir şey konuşulamıyor, röportajların başlığına o çıkıyor, filmleri analiz ederken ona başvuruluyor. Zaten, bundan sonraki filmi Kor’da karşılaştırmadan başka bir şey konuşmak zor olacak gibi görünüyor. Bulantı’da da Bir Zamanlar Anadolu’da çağrışımlı mum sahnesi gibi göndermeler eksik değil. Yeraltı’nın antiNBC tonu bir ilgi yaratmıştı belki, Bulantı’nınkinden ancak bıkkınlık çıkar.
Bu bencil adamı, dışarıya karşı entel ve sevdiği kadına karşı hödük yanlarıyla, Nuri Bilge Ceylan’da da, Zeki Demirkubuz’da da defalarca izledik, üstelik İklimler’de ve Bekleme Odası’nda yine kendileri oynamıştı. Bir kez daha karşımıza çıktığında, seyircinin artık ezbere bildiği bu sayılanların yanında, (Demirkubuz standartlarından) daha iyi yazılmış diyaloglarla, karanlık ve az çok estetik planlarla, o nihilist derdinin (“Kimse kimseyi gerçekten sevemez”) daha açıkça altını çizen tekrarlarıyla, yapmak istediğini daha iyi bir sinemayla yapmış Bulantı’da. Ama bunda övülecek bir şey bulamayana kimse kızmasın. Hoş, o kibir kendi kendini över, başkasına ne gerek.

Evrensel'i Takip Et