Milli Cadillac
AKP iktidarının son 5-6 yıldır değişmeyen rüyası haline dönüşen “yerli otomobil” fikrinin gerçeğe(?) dönüşümü, yatırım yapacak babayiğit bir türlü bulunamayınca TÜBİTAK’a kalmış gibi gözüküyor.
TÜBİTAK Başkanı geçen yıl Ankara Üniversitesinde yaptığı konuşmada, öğretim üyeleri ve araştırmacılara hitaben: “Potansiyeli hayata geçirmek için para lazım diyorsanız para var. Gerçekten fazlasıyla var. Sıkıntımız yok. Biraz abartmış olacağım ama nereye koyacağımızı şaşırıyoruz” demişti.
Başkan geçen yıl bunları söylemişti ama o zamandan bu yana ne hikmetse TÜBİTAK fonlarında ciddi duraksamalar yaşanıyor, proje süreçleri adeta “bekleme odasına” alınmış izlenimi veriyor.
Herkesin daha çok üzerinde ortaklaştığı ihtimal malum TÜBİTAK operasyonlarının oradaki işleyişi aksattığı yönündeyken, yerli otomobil tanıtım toplantısı ile başka bir gerçeklik ortaya çıkmış oldu. TÜBİTAK, nereye koyacağını şaşırdığı paraların 40 milyon dolarlık kısmını 2008 Küresel Kapitalist Krizi sonrası iflas bayrağını çeken SAAB firmasının, beraber çöküşe yürüdüğü Cadillac’ın 2006 model BLS otomobiline harcamıştı. Gerçi direksiyon üzerindeki logonun üzerine yapıştırılan siyah bant ve teyp ekranına işlenen TÜBİTAK Logosu da ayrı harcama kalemleriydi!
Ekonomik açıdan baktığımızda iflas eden bir firmanın yaklaşık 10 yıl önceki modelini (Kendisini de iflasa sürükleyen) başka bir ülkeye/firmaya/araştırma kurumuna -ne diyeceğimi bilemedim TÜBİTAK AŞ diyelim- 40 milyon dolara satması gerçek bir başarı hikayesidir! En azından “yerli başarı hikayesinin” hikaye kısmına önemli bir katkı sunduğumuz açık.
***
Biliyorsunuz 2008 krizinden etkilenerek satılan bir diğer otomobil devi OPEL idi. OPEL tarihinde ABD ile Almanya arasında mekik dokumuş ve en nihayetinde ağırlıklı hissesi Amerikan otomobil tekeli General Motors’a (GM) geçmişti. Her ne kadar OPEL Amerikalılar ve Almanlar arasında bir “milli dava” tartışmasını sıcak tutsa da, bu durum GM’nin Türkiye’deki OPEL reklamlarında “O bir Alman” sloganını kullanmasına engel değildi. Çünkü burada “Alman malı” güvenilecek mal olarak bilinmektedir. En azından bir diğer Alman Otomobil devi Volkswagen’in ortaya saçılan marifetlerine kadar!
Yine bizde geçer akçe olan “Japon Malı” kavramı, Amerikan otomobillerini taklit ederek uluslararası kapitalist dolaşıma giren Japonya için ilk başlarda utanılacak bir ifadeydi. Sırf bu sebeple “Made in Japan” (Japon Malı) ifadesini ürettikleri mallara neredeyse mikroskobik ölçülerde küçük yazıyorlardı. Mikro-elektronik konusundaki başarılarının ardında da bu “minimalist” yaklaşım yatıyor olabilir.
Bir diğer dünya devi Çin ise bugün ürettiği malların çoğunda Made in China yerine P.RC. (People Republic of China- Çin Halk Cumhuriyeti) kısaltmasını kullanarak tüketicilerin satın aldıkları ürünün “Çin Malı” olduğunu ilk anda anlamalarını önlemektedir.
***
Tarihi tekerrüre düşürmek gibi olmasın ama yerli otomobil deyince akla ABD kökenli ITT firmasının 1970’li yıllardaki Türkiye macerası geliyor. O dönemde tüm dünyada renkli televizyon üretimi varken, ITT Schaub Lorenz markasıyla Türkiye’de siyah-beyaz TV üretimine başlıyor, iktidar bu “milli TV”nin ülkeye nasıl bir ekonomik güç sağlayacağını anlatmaktan bıkmıyordu. Tabii siyah-beyaz milli TV’nin müşterileri artık renkli TV izlemeye başlayan dünya değil, Türkiye’deki tüketiciler olmuştu. ITT eski bir teknolojiyi bu geç kapitalistleşen ülke pazarına satmıştı. Daha sonra Erol Bilbilik’in kitabında ITT firmasını ülkeye sokan ve rüşvet işlerini organize eden yabancı ve yerli CIA ajanları listesini de okumuştuk.
***
İçinde bulunulan uluslararası ekonomik durum, tekelci firmaların dünya genelinde ülkelerin insani ve doğal varlıklarını kâr hırsıyla yok etmekten geri durmayacakları, tüm toplumsal birikime (ulusal ya da küresel) çekinmeden el koyabilecekleri bir konjonktür sunmaktadır. Bu süreç içerisinde kapitalist devletler uluslararası tekellerin aracı kurumları gibi çalışmakta, proaktif devlet mitiyle birlikte bir anlamda sermayenin kendisine dönüşmektedir. Geniş halk kesimleri ve ezilen dünya halkları için kapitalist ürünün “menşei” değil, hangi koşullarda ve nasıl üretildiği (Hangi doğal kaynaklar yok edilerek, nasıl bir sömürü düzeyi ve artı değer oranıyla) önem kazanmaktadır. Bu sermaye sınıfı için de böyledir. Bu sebeple bizdeki “yerli otomobil” tartışmasını da hiç biri “gerçekçi” bulmamış, bütün politik ve siyasal baskıya rağmen hiç biri aranan “babayiğit” olmaya heveslenmemiştir.
Evrensel'i Takip Et