Korkunç deney-Korkunç yüzleşme
Yakında bir film girecek vizyona, yani umarım girer. “Experimenter” orijinal isimli “Deneyci” anlamında… Stanley Milgram tarafından yapılmış bir deneyi anlatıyor. Geçmiş yıllarda benim de bir yazımda (Bomba atmak yalan söylemeye benzer; 29 Mayıs 2012) anlattığım bir deney. Deney itaat üzerine, insanların nasıl olup da itaat ettiği üzerine… Mutlaka izleyin. Aşağıdaki konular üzerinde daha da derinlemesine düşünmenizi sağlayabilir.
Deneyi uzun anlatmayayım. Deneyin katılımcıları elektrik şoku veriyorlar görmedikleri bir kişiye. Ona soru soruyorlar bir mekanizma yardımıyla, bilirse sorun yok ama bilemezse yükselen voltajlarda elektrik şoku veriyorlar. Şok verilenden sesler geliyor voltaj arttıkça. Deneyi yönetene soruyor deney katılımcısı, devam edeyim mi diye. Yönetici yani o anki iktidar sahibi kişi, devam et, diyor. Devam ediyorlar çoğunluğu. Deneye katılanların ortalama yüzde 65’i yöneticinin emrine uyup artan voltajda elektrik vermeye devam ediyorlar, elektrik verdikleri kişiden çığlıklar yükselse de, ya da bu kişi kalp hastası olduğunu söylese de… Elektroşok verme oranı ise elektroşok verilen kişiyle temas arttıkça, ortam değiştikçe (daha resmi ve kurumsallık algısı yüksek ortamlarda daha fazla elektroşok), elektroşok verilen kişiyle etkileşim gerçekleştikçe (yüz yüze gelince o kişiyle, daha az şok) ya da bir grup içindeyken birisinin elektroşok vermeyi reddettiği gözlemlendiğinde düşüyor. Milgram’ın vardığı sonuçlardan biri ortamın iktidar tarafından nasıl şekillendirildiğine bağlı olarak bireylerin itaat ettikleriydi. Varılan bir başka sonuç ise, normal şartlar altında, yani ona buna emirler yağdıran hastalıklı ve güç sahibi bir kişi ya da grup olmadığı sürece insanların başkalarına zarar vermeyeceği…
Bu deneyden sonra, deneye katılanların önemli bir kısmı çok travmatik şeyler yaşadılar. Kolay değil, yaratılan ortamın koşullarından dolayı başkalarına zarar vermek ve acı çektirmek zorunda hissettiler kendilerini. Kolaylıkla itaat ettiler. Zaten kilit kelime: Kolaylıkla… Bugün de insanlar kolaylıkla itaat ediveriyorlar ya da itaat edenleri ve itaat etme davranışını garipsemiyorlar. Bu durumun garipsenmemesi de bu deneyle bağlantılı olarak gözlemlenmesi gereken başka bir durum herhalde. Bu deneyi öğrencilerime anlattığımda ve sonunda gerçekten elektrik şoku verilen birisinin olmadığını söylediğimde gelen tepkide olduğu gibi: “Aaaa! Yok mu elektrik verilen kimse?” Olayın başka bir vahameti de burada…
Şimdi de katı hiyerarşik düzen içinde, emir komuta zincirine göre çalışan meslek erbabının hangileri olduğuna bakalım isterseniz. İnsan denilen varlığın en önemli ihtiyaçlarından biri olan güvenlik ihtiyacını karşılamakla yükümlü olan polisler ve askerler. Bu meslekten olan kişiler kendilerine verilen emri yerine getirmekle yükümlüdürler. O emrin sonunda ölmek veya tanımadıkları bir kişiyi öldürmek olsa bile… Milgram’ın deneyinin sonuçları düşünüldüğünde bu meslekteki insanların hoşlanmadıkları, doğru bulmadıkları emirleri yerine getirdiklerinde neler hissettiklerini düşünün. Özellikle de vicdana aykırı, hukuka aykırı durumlar söz konusu olduğunda… Bu mesleklerde intiharların olması, dayanılamayacak derin travmaların yaşanması boşuna değil. Yalnız dikkat edin vicdana ve hukuka aykırı durumlar, dedim. Yani örneğin sebepsiz yere, bir ülkeye saldıran başka bir ülkeye karşı haklı bir mücadele verildiğinde alınan emirleri kastetmiyorum. Ya da örneğin uyuşturucu kaçakçısı bir çeteye karşı verilen operasyon emrini de kastetmiyorum. Ya da insanları gasbeden, darbeden, kadınları, çocukları taciz eden, öldüren kişilere karşı verilen yakalama emirlerini de kastetmiyorum. Yani hukuka uygun biçimde ve insanın gerçekten güvenlik ihtiyacı tehdit edilen durumlarda (Yani kötülük olarak tanımlanan durumlarda) verilen emirleri kastetmiyorum. Bu tür emirlerde polis verilen emre uyma konusunda çelişki yaşar mı? Çünkü haklı bir mücadele veriliyordur. Suça ve kötülüğe karşı bir operasyon gerçekleşiyordur. Hukuk dışı bir konuyla ilgili bir müdahalede bulunuluyordur.
Ama devletin hakim ideolojisi nedeniyle ya da obsesif kompulsif (saplantılı, takıntılı, zorlantılı) yönetim anlayışı nedeniyle hem vicdana hem de hukuka aykırı durumları düşünecek olursanız devletin şiddet aygıtı olarak kullandığı polis ve asker her türlü travmayı yaşayabilir. Psikolojik rahatsızlık duyar yaptığı iş sırasında ve sonrasında. Bunun üstesinden gelmek için ne yapacağını bilemez. Kimisi bunu içselleştirir, daha da fazla şiddet uygular. Kişiliğinin bazı boyutları buna uygunsa, şiddeti hiç vicdanı sızlamadan uygular. İktidara yaranmak için…Onsuz bir hiçtir çünkü. Bu travmayı yaşayan bazılarının yakınları da devletin düşman ilan ettiklerine daha fazla düşmanlık besler. Çünkü onlar da aslında travma yaşıyorlardır.
“Obsesif kompülsif” dediğim, bir psikiyatrik bozukluk aslında. Çok fazla ayrıntıya girecek yer yok yazıda ama bu kelimelerin anlamına bakılabilir. Obsesif kelimesinin kökü obsesyon, takıntı, sabit fikir, sürekli endişe, saplantı demek... Kompülsif kelimesinin kökü kompülsiyon ise zorunluluk, cebir, baskı, güç kullanma, yükümlülük demek. Yani şöyle özetlenebilir: sürekli rahatsız edici endişe içinde kıvranan devlet ve derin devlet baskı ve güç kullanarak fikri sabit biçimde bazı farklılıklara saplanarak, takılarak zulmetmekten kendini alamaz.
Sanki böylesi tarif edilen türde bir devlet yapılanması diye bildiğimiz yapılanmanın ortaya çıkması için toplum, kendi içinden böyle psikiyatrik bozukluklara sahip insanları üretiyor, bu tipte insanlar toplum içinden süzülüp geliyor gibi görünüyor. Toplumun devlet kavramını sorgulamadan ve eleştirmeden kabul etmesi kişilere atfedilen bu psikiyatrik bozuklukları üretme potansiyeline sahip olmasıyla ilgili olabilir mi acaba? Bu bozuklukları kabul edemeyen kitle ya da toplum bununla yüzleşemediği için patolojik olarak ortaya çıkan bu yapılanmayı sorgulayamıyor olabilir. Bu bozukluklara sahip olanlar tepeye yönetici olarak çıkarılınca ortam ya da ülkenin atmosferi hem toplum hem de bu kişiler tarafından ortaklaşa biçimlendirilmiş oluyor. Şiddet aygıtları da buna bağlı olarak çalışıyor. Ortamın böylesine biçimlendirildiği bir durumda da Milgram’ın deneyi hayatın içinde karşılığını bulmuş oluyor. Emir komuta zincirine göre çalışan suç ortakları, bu suç ortaklarına keyfine göre emir veren suçlular ve bütün bunlara ses çıkarmayan ve temize çıktığını sanan sağlıklı(!) sessiz kitle… Bütün devletler böyle mi acaba? Ya da bütün devletler sosyal-kültürel-tarihsel-siyasal geçmişlerine göre farklı düzeylerde mi yaşıyorlar bu patolojiyi (Patolojik demek marazi, bozulmuş, işlemeyen, normal dışı seyir gösteren, hastalık işareti olan demek). Ne kaa patolojik o kaa otokratik, ne kaa demokrasi o kadar az patolojik… Ne dersiniz?
Evrensel'i Takip Et