25 Kasım 2017

Bozuk olmak ama bozukluk olmamak

DİĞER YAZILARI

Bu pazara Eye Of The Tiger dinleyerek başlayalım mı? İlk melodileri başlar başlamaz, Slyvester Stallone’nin başında kırmızı bant ve gri eşofmanları ile şehirde koştuğu sahne akar gözlerimizin önünden.

Buram buram coşku salar içimize, hırslanırız neye olduğunu bile bilmeden. İnsanın, dişlerinin arasından sokağa tüküresi, birini bulsa iki yumruk indiresi gelir ya. Biraz öfke, biraz şarj bize iyi gelir. İnsani duygulardır, çok da bastırmamak gerekli.

Filmi de, sarışın boksörü de hatırlarsınız: Ivan Drago. 

Öyle bir oyuncu seçimi yapılmıştır ki; sahnede göründüğü ilk anda, ifadesiz, sert, robotik bakışlarından kapılırız yönetmenin aramıza çektiği nefret çizgisine. Sovyetler ve Amerika çift kutuplu sisteminde, okuduğumuz kitaplar Marksizme dair olsa da yönetmen kör göze parmak sokarak çeker bizi Rocky safına.

Sokaklardan gelmiş, arkadaşı onun için ringde can vermiştir, karısına çok aşıktır, sevmeyip ne yapacaksınız?

Filmi sorgulamaya başlayınca, dünya devi Amerika’nın boksörü, karda kayınço ile sefil idmanlar yaparken, Ivan’a hükümet tarafından anabolik steroid verilmesinden tutun da politbüronun Rocky’i gözler dolu, ayakta alkışlamasına kadar “bırak Allahaşkına”larla doludur.

Ivan, kötünün kötüsünün de beteridir. Ancak en sonunda yenildiğinde aniden bir ısınma olur seyircide. 

Azıcık aptal yerine konulduğumuzu hissedebiliriz üzerine düşününce.

Tıpkı şimdiki gibi.

Kötüler hep daha da kötücülleşiyor. Ama bizde figürasyon çok. Kime bakacağımızı şaşırdık, herkes birilerine sallıyor, sıkıyor, kimseyi bulamazsa havaya. O başı boş yumruk, mermi bile illa birini vuruyor.

Bu hengamede biz ne yapıyoruz? Biz de naiflikten işte, elde çuvaldız, kim bize yakın durursa, boş durmayalım diye batırıp kaçıyoruz.

Önceliklerimizi yitirdik gündemin hızından ve dehşetinden. Yerde yatan darbedilmiş çıplak bedenlere bakıp sonra evsiz bir kediye iç çekiyoruz. Katliam sonrası, hayatlar sönmüş, tarihe koca bir kara leke sürülmüş. Katliama çok üzülenler bu sefer “Fotoğraflar acaba servis edilmese daha mı iyiydi”ye kafayı takıyor. Bankaya ayakkabısını çıkarıp giriyor eskiden milletin efendisi olan köylüler, enkazdan çıkan madenci ambulansta çizmesini dert ediyor. Kimimiz çok şık buluyor hareketi, kimimiz adını isyan koyuyor.

Elinde hediye gelen botla, gülen çocuk fotoğrafını mutluluktur diye paylaşıyor biri, başkası bunu sadaka kültürü övme diye adlandırıyor. Eğitim sistemi eleştirisi diye köyden kuru ekmekle kilometrelerce yürüyen çocuk videosuna “Bu bizim normalimiz acımayın” deniliyor. Acıma değil oysa, hiçbir çocuk lastik pabuçla karda yürümesin dileği herkesinki. Kimi yolu devrimde buluyor, kimisi seçimde kimisi ise ilk maaşla bir çift yünlü bot yollamakta.

Aslında hepsinin ardında iyi insanlar var. Üzüntülerimizi ayrıştırmayı öyle başarmışlar ki, nüanslarda boğulur olmuşuz.

Kızgınlığımız öyle taşıyor ki bedenden, kıymıkları şarapnel gibi sevdiklerimizi de vuruyor. Yalnızlaşma korkusu bataklık gibi, çırpındıkça daha yalnız, çırpındıkça dibe çekiyoruz birilerini daha...

Ben kolay insan silmem, demiyorum ki tokat atana öbür yanağımı dönüyorum ama bir samimi özre bakar.

Kimse ile birebir aynı düşünmek zorunda değiliz, zaten savunduğumuz çoğulcu demokrasi.

Yüz çiçek açsın bin fikir yarışsın ama birbirimizi gömmeden, önceliklerimizi göz ardı etmeden.

Eleştirmeyelim mi? diyor arkadaşlar, kol kırılır yen içinde kalır siyaseti bize yakışır mı? diyorlar. Öz eleştirinin önemini bilen gelenekten geliyorum. Yapıcı eleştiri ile amaçsız eleştiriyi ayırt etmek kolaydır. Karşı kaldırımdan arkadaşın fermuarı açık gezse bağırır mısın herkesin içinde yoksa yanına geçip kulağına mı söylersin? Hatalar zincirindeyse alıp karşına, bir yemek ısmarlayıp, ikna çabasıyla dil dökmez misin? Yoksa kalabalık bir sofrada hedef mi edersin?

Eleştirelim elbette, altındaki sadece haklı bulunmak çabamız değilse. Değiştirmek için taraftar toplamaya ihtiyaç yok, yanlışı yapanı ikna etmekte çözüm.

Birine mektup yazmakla belediye megafonundan anons etmek arasındaki farktır dediğim. 

Öncelikler diyordum, öncelikler mühim.

Mesela davalar var görülen, orada olmak mühim. Davaya sahip çıkmak da.

İşten alınan bir günlük iznin karşılığı bir tarihi davaya şahitlikse, iyi antlaşmadır, değer.

Yalnızlaşmaya açılan bayrak böyle böyle dalgalanır.

Üzüldüğün şey doğru ama önce benim dediklerime üzül demek de etik değil.

Herkes verebildiği kadar, herkesin elinden geldiğince. Hangi üstün akıl, üzüntülerini ve boğazında biriken yumrukları önem sırasına koyabilir ki?

Gün gelir en metin halinle canının bir parçasını indirirsin mezara, gün gelir avucundaki kanadı kırık serçeye hıçkırarak ağlarsın. Belli mi olur? 

Çok değil 4 yıl önce, aynı dili konuşabiliyorduk. Üstelik sokaklardaydık, sokağın yasalarınca işliyordu kurallar. Herkes konuşuyordu da kimse yuhalanmıyordu.

Kayıplarımız ortaktı, yaralarımız, acılarımız aynı.

4 yılda mı kaybettik ortak noktalarda buluşmayı?

Biz de mi havaya savuracaktık böyle yumrukları?

Sokaklar tenha şimdi, eylemler seyrek geçiyor, adliyelerde de milyonlar yok. Cezaevine giden mektuplar dağ olmuş vaziyette de değil. Kaybettiklerimizin mezarlarında her gün güller bitmiyor. Yakınıyor ve oturuyoruz. Yakınıyor ve sosyal medyaya yazıyoruz. Yakındıkça yalnızlaşıyoruz. Oturduğumuz yerden hassaslıklarımıza hassasiyet ekliyoruz. İşe kalkışanı önce alkışlıyor, sonra sorguluyor, sonra yaptığı işe kulplar buluyor, yıldırana kadar bilme hastalığımızdan dolayı daha iyi bildiğimize ikna etmeye çalışıyor ve sonunda soğutuyoruz.

Susan Sontag “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabında savaş fotoğrafçılığını anlatıyor. Ve aslında aklımızdaki “Biz her gün görerek ve yaşayarak bu dramatik hayatı kanıksıyor muyuz?​” sorumuza yanıt veriyor. 

“Bir cehennemi göstermek, elbette, insanların o cehennemden nasıl çıkarılacağı, cehennem ateşinin nasıl söndürüleceği konusunda herhangi bir şey anlatmaz bize. Yine de, başkalarıyla paylaştığımız şu dünyada, bazı insanların kötücüllüğü ve sapkın yanlarının ne denli ıstıraplara yol açtığını bilmesi ve bu konuda görüşlerini derinleştirmesi kendi içinde hâlâ olumludur. Ahlaksız davranışlarla her kaşılaştığında sürekli serseme dönen, insanların başka insanlara karşı nasıl dehşet verici derecede zalimleşebileceğinin fiili kanıtlarıyla her gün yüz yüze gelişinde hayal kırıklığına uğramaya hatta gördüklerinden kuşku duymaya devam eden birisi ahlaki ya da psikolojik açıdan yetişkinliğe varmış değildir. Oysa belli bir yaştan sonra hiç kimsenin bu türde bir masumiyete, yüzeyselliğe, bu derece cehalete ya da hafıza kaybına hakkı yoktur.”

O yüzden aklımızı filan yitiriyor değiliz. Kötülüğün kol gezdiğini ve ne kadar dehşet verici olduğunu biliyoruz. Kemal Kurkut’un son fotoğrafı da, Suruç da, Ankara Katliamı da sadece gerçekleri hep aklımızda tutmamıza yarıyor. Aynı şekilde bir ayakkabıya mutlu olan çocuk fotoğrafı da sistemi kabul edip, fakirin sadakaya muhtaçlığına ikna olmamıza sebep olmuyor. Bu türde bir masumiyete kanmaya hakkımız yok.

Jean Baudrillard Kötülüğün Şeffaflığı kitabında Lanetli Pay Teoremini anlatırken kesintisiz olumluluk üretiminin korkunçluğuna dikkat çekiyor, kriz ve eleştiriyi süzme yeteneksizliği ile felakete dönüşür diyor.

Burada bahsettiği kötülük ilkesi: Madem ki cennetten bilme suçuyla kovulduk hiç olmazsa bundan tam yararlanalım diyor.

Yaşadığımız dönemi, yetersizlikleri, zafiyetleri olumlayacak değilim. Hiçbirimiz o kadar Pollyanna değiliz, olmamalı da. Ama bilmenin suç olduğu bu dünyada, her şeyi en iyi bildiğimizi düşünerek de kendimizi cezalandırıyoruz. Bilmeyi de doğru ve stratejik kullanmalı.

Affedilmeyecekler ve çözülebilecek hatalar ayrımını iyi yapmak lazım. Kendi bacağımıza sıkmadan yol almak lazım. Bir kişi bile eksilmeyecek kadar önemli artık sayımız.

Bizi kırdılar, aldığımız öğreti, nasıl insan kırılır değil, nasıl bir arada sağlam durulur olmalı.

Bu sisteme bozuğuz ama bozukluk gibi harcanmayacak kadar değerliyiz.

Eye Of The Tiger ile veda ediyorum:

Bu Kaplanın Gözüdür

Ve dövüşmenin heyecanı

Rakibin meydan okumasına karşı koymak 

Karşı koyun, tükenmeyin, birbirimizi tüketmeyelim

Dostane pazarlar dilerim.

Evrensel'i Takip Et