Ay ben kesin gülerim!
Bir İngiliz komedi dizisi vardı. Coupling diye.
İngilizler de harika mizah yapabiliyormuş dedirten en iyi ve ilk işlerdendir.
Bir bölümünde üst üste dizdikleri bardaklarla bir teori anlatıyorlar. Giggle Loop yani kıkırdama döngüsü.
Sessiz olman gereken bir anda, arkada saat tiktaklarını duyarken birden aklına “ya şu an aklıma komik bir şey gelir de gülersem” fikri gelir. İşte o an, o zehri kapmışsındır.
Burada bir bardak koyar masaya. Bundan sonra beyin sürekli gülmemeye odaklanır ve bunu her düşündüğünde bir bardak daha eklenir kuleye. Her yeni bardakta yani her akla gülmemek gerektiği geldiğinde patlamanın şiddeti de artmaktadır. “Şu an bir patlasam tam patlayacağım ve bu aşırı komik olur cidden” noktasında artık tutamaz insan kendini ve bommmm cam bardaklardan bir kulenin yere saçılması gibi kocaman bir kahkaha, hiç de olmaması gereken bir yerde patlar.
Bu sıralar hiç gülecek halde değiliz. Aslında biz nicedir gülecek halde değiliz.
Ama bu sıralar tam da bu kıkırdama döngüsüne benzer sebeplerle patlıyorum gülmekten. Gülecek bir şey yok diye diye.
Hem de mesnetsiz, ufacık şeylere.
Bir yazarın, bir sanatçının eserini savunması üzerine yazmak istemiştim. En sevdiğim önsözlerden biridir August Bebel’in dünyanın neredeyse tüm dillerine çevrilen kitabı Kadın ve Sosyalizm’e yazdığı.
Ona bakıyordum.
Kitabın evlilik hakkındaki 8. bölümünün “Meslek Haline Gelen Evlilik” alt başlığına, kitap ayracı olarak 1991’den Ebru ile Köksal’ın düğün davetiyesini koymuşum. O geldi elime.
Kıkırdama patlaması oldu. Ne Ebru ile Köksal’ı hatırlarım ne de 91 yılında düğüne gidip gitmediğimi. Ama saygıyla andığımız Sabiha Zekeriya Sertel’in, çevirmen olarak düştüğü notta; kadının kaderciliğinden kurtulup duvarları yıkmasını öğütlediği bu kitabın içine, ayraç olarak kadınlara ayrı erkeklere ayrı kına içeren bu davetiyeden başka şey bulamamış olmam bardaklardan oluşan kuleyi yıktı. Yeniden yazının başına oturmam saatlerimi aldı. Hâlâ da bu satırları yazarken kendimi tutamayıp kahkaha atıyorum arada.
Asıl mevzuya gelirsek, (ki dilerim konu ciddileşti diye yüzünüz düşmesin, ciddi mevzuları gülümseyerek konuşmak da mümkün ) bu önsöz, yaşanacak tartışmaları ve odağını baştan belirlemiş ve bunu kesin sınırlarla yapmış olması açısından çok kıymetli benim için.
Önce, kitaptaki ortak ilkelerde bütün sosyalistlerin birlik olduğunu ancak yöntemde ayrışabileceğini söyler. Gerçeğe dayanan bir temel inşa edip geleceğe baktığımızda ise spekülasyon olasılığı vardır. Burada düşünce ayrılıkları oluşabilir, bu sebeple kitabın bu gelecek ihtimalleri hususunda sorumluluk bendedir, yani yazarda der.
Ben şurasını severim: “Niteliği bakımından objektif ve namusluca yapılacak hücumları sevinçle karşılarız. Kitabın özünü yanlış yorumlayan, niteliğini değiştiren hücumlara karşı sağırız.”
İşte bunu kıymetli bulurum, bir işte hangi kısmın eleştirilebileceğini bu kadar açıklıkla ifade edebilmeyi.
Eleştirinin en klişe tabiri ile yapıcı ve yıkıcı olanı var. Bir de bencileyin bunun zamanlı-zamansızı, mesnetli-mesnetsizi ve at martini Debreli Hasan dağlar inlesin olanları var.
Burada ciddi bir akademik, ideolojik ve felsefi bir iş yapıyorum, kalkıp da içeriği çarpıtıp beni yersiz eleştiriye meze edip vaktimi almayın, bu hücumlarınıza sağırım der Bebel.
1878’deki önsözden günümüze şok edici bir hızla gelelim, biraz da magazin: Cem Yılmaz bir film yaptı. Türkiye’de yaptığı her film çok ses getirir ve alternatif yerli komedi filmlerine bakılınca elmas gibidir.
Orhan Kural dava açmış, filmde gençler sigaraya özendiriliyor diye.
Filmi geç izleyebildim. Cem Yılmaz’ın motivasyon kaynağına çok yakın buldum kendimi. “Biz iyi insanlarız, hatırlayın” diye bağırmak istemiş.
Belli ki o da toplumun geldiği noktadan yaka silkmiş. Toplumun genelini yakalamak için de zayıf karınlarından, Yeşilçam’dan vurmak istemiş. İyi de etmiş. Filmin satır aralarında “günümüze ince bir sitemdir, umarım anlaşılır” yazmış. Ya da ben öyle okudum.
Orhan Kural ise o naifliğin içerisinden, çekip kötücül diye bir sigara mevzusu bulmuş.
Sanatta sürekli bir şeylere tepki gösterilmesini oldum olası anlayamadım zaten. Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi kitabını mı toplatacaksınız? Füsun’un içtiği her dal sigaranın hatırası yazıyor diye müzeyi mi yıktıracaksınız?
Bukowski, Borges’leri geçtim koca profesör Mina Urgan bile gitti bu eleme ile.
Biz Tarantino izlemeyelim, Hitchcock, Kubrick, Martin Scorsese, Orson Welles, Spielberg, Coppola da hatta.
Lütfen birisi, hiçbir filminde sigaranın görünmediği bir yönetmen söylesin bana.
Öyle sanat eleştirisi olmaz. Bu hücumlara sağır olmalı.
Çocukları savaştan korumayı bile konuşamadığımız bu yasakçı dünyada bir derdimiz o filmde içilen tek dal sigara mıydı? O kadar dikkat etmeme rağmen hatırlamıyorum bile hangi sahnedeydi.
Daha önce Instagram’da sigaralı paylaşım yaptı diye oyuncu Çağatay Ulusoy’u, sahnede sigara içti diye Teoman’ı hatta Sezen Aksu’yu dava etmiş. Nuri Bilge Ceylan hakkında ise Kış Uykusu filminde atlara kötü davranılıyor diye suç duyurusunda bulunmuş kendisi.
Bu iş bir yerden sonra “bu ülkede sanatın ve sanatçının fişini çekeceğim aslanım” iddiasına dönmüş.
Öyle bir yerdeyiz ki, altımızda uçurum, şarampolün kıyısında yarısı aşağıya sarkmış bir arabada, dengeyi bozarsak aşağıya devrileceğimizden emin, çaresiz bekliyoruz.
Kalabalığız da içeride. Birisi çay çıkarıyor yavaş hareketlerle. Orada eyvallah deyip içmek ve içini ısıtmak var, bir de çay ikram edeni kaçak çay kullanmanın hiç ahlaki olmadığı hakkında kenara sıkıştırmak, çayı ikram ettiğine edeceğine pişman etmek de var.
Birisi sessiz olalım arkadaşlar diyor, bir diğeri “sen kimsin dümbelek” diye yanıt veriyor, biri türkü söylüyor diğeri bu nerenin türküsü böyle vay sen bizden değilmişsin diye atarlanıyor, o bağırış çağırış büyüdükçe tek faydası yukarıda dağdan düşecek çığı tetiklemek ama kimsenin ruhu duymuyor.
Oysa ortak akıl kullanılabilse, ince bir matematik ve değerli bir iş bölümüyle, dengeyi gözete gözete sırayla çıkılır o arabadan. Zayiatsız hem de.
Size kıkırdama efekti yaratabilecek bir fikir vereyim. Orhan Kural’a Serdar Akar’ın Gemide filmini izlettirip, açacağı dava sayısını hesaplayarak eğlenebilirsiniz.
Ben günlerdir aklıma çeşitli filmleri getirip hayali Kural davaları açıp kendimi eyliyorum.
Son söz: Kafasında tencereden miğfer, elinde nereden bulduğu belirsiz birtakım silahlar, oklar, satırlar ile Tv ekranına bakarak Allah Allah çeken bir toplum değil, gördüğünü tekrarlayacak kadar aptal olmayan, izlediği ile kendini sorgusuzca özdeşleştirmeyecek kadar diyalektik bilgisi olan, ömründe birkaç tane bari kitap okumuş, bir filmi de yönetmenine bakarak seçip sinemada izlemiş bir toplum yaratabilirsek, sanat da sanatçı da rahat bir nefes alır. Orhan Bey de emekliliğin tadını belki resimde filan arar kanaatindeyim.
Umarım bugün bir filme gidersiniz ve gülersiniz.
İyi pazarlar, iyi seyirler.
Evrensel'i Takip Et