Hayatın ucu

İllüstrasyon: Nikalas Eimehed/İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi

oysa bir alfabe kurabilirdik aramızda
merakına yenilip su yolları yapanlar
ve hiçbir şeye hayret etmeden suda yürüyebilenler
anlarlardı o zaman bizim cehennemimizi

Metin Celâl

Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu yıl Luisa Glück’e verilmesi büyük bir kriz yaşayan İsveç Akademisinin toparlanması olarak değerlendirilebilir.

Krizin patladığı zirve noktası ödülün Bob Dylan’a verilmesi olmuştu. İğneyi batıran da bizzat kendisi oldu. İyi de yaptı. Şarkı sözlerindeki şiiri, bizzat kendisi edebiyat ödülü alacak düzeyde görmedi. Elbette, parasını almayı da reddetmedi.

Aslında bunu, dünyada patlak veren popülizmin bir şekilde İsveç Akademisine yansıması olarak da değerlendirebiliriz.

Popülizmin sade sağı yok, sol popülzm de söz konusu günümüz dünyasında.

Venezuela hatta Bolivya örneği.

Bob Dylan’a ödül verilmesi bir biçimde, kocayan ‘68 kuşağının nostaljik bir atılımı diye de değerlendirilebilir.

Bence İsveç Akademisinin toparlanması, ödülün Peter Handke’ye verilmesi ile başladı. Cesur bir karardı.

İsveç de yerleşik davranış biçimlerinden biri de, politically correct (siyasi olarak doğru) davranmaktır. İnanmasan da!

Handke kararında jüri bunu aştı.

Çünkü herkes ayağa kalktı, Sırplara destek veren birine nasıl ödül verilir diye.

Hayır, Handke Yugoslavya fikrine sahip çıkmıştı. Hani şu eski Yugoslavya! Halkların birlikte yaşamayı becerdiği Yugoslavya!

Herkes, Sırp milliyetçiliğini görüyordu, ama ucu Nazi yanlısı Ustaşa’lara dayanan Hırvat milliyetçiliğini görmüyordu. Mazlum rollerde Hırvatistan, AB üyesi olabiliyordu.

Mazlum Bosna ise hâlâ AB üyesi değil!

Hırvat milliyetçileri de Boşnakları katlettiği, Mostar Köprüsü’nü berhava ettikleri  halde.

Belki, Handke’ye karşı toleransım (tahammülüm anlamında), biraz da yayıncı olarak, onun Türkçede ilk kitabını yayımlamaya ‘80’lerin ortasında karar vermemden ileri geliyordu.

Bu kitabı da, diğer dört kitap ile birlikte Ayrıntı Yayınları’nın gerçek kurucusu Aslan’a vermiştim. 12 Eylül sonrası yeni bir Türkiye oluşuyordu. Ayrıntı bu yeni dönemin nabzını tutmayı başardı. Hızla büyüdü. Handke’nin kitabını Alan’dan çıkarsam dikkat çekmeyip başarılı olmayabilirdi. Tıpkı verdiğim, İvan İliç, Paulo Frere, Zamyatin gibi. Gündüz Vassaf’ın ilk kitabını da Belge’de yayımlamıştık Ayşe Nur ile 1983 yılında. “Daha Sesimizi Duyurmadık - Avrupa’da Türk İşçi Çocukları”nı.  (İkinci baskı: Bilgi Üniversitesi, 2002 ) Almancaya Dilek Zapçıoğlu tercüme etmişti.

Dönem sivil toplumculuğun patlama yaptığı dönemdi. Bir yol ayrımındaydık.

Biz ise, 12 Eylül sonrasının ilk marksist kuramsal dergisi 11. TEZ’I, Dünya Sorunları ve Türkiye Sorunları’nı çıkarmayı tercih etmiştik bu yol ayrımında.

Benim beklentim, ödülü Margaret Atwood’un almasıydı. Onu bizim Gülnur Acar Savran’a benzetirim.

Türkiye’de Luisa Glück’ün şiirinin farkında olanlardan biri de Metin Celâl’di. Belki editor olduğu şiir dergilerinden birinde bir şiirini de yayımlamıştır. Hangi yanını anlatsak onun? Şair, yazar, eleştirmen, editör? Ve mütevazılığını…

Türkiye Yayıncılar Birliği meslek örgütünün de bildiğim kadarıyla ilk ve tek yazar başkanıydı.

Onun “Hayatın Ucu” adlı son romanını soluksuz iki gecede tamamladım (Everest Yayınları, 2019).

Günümüz Türkiye insanının dramını yakalıyorsunuz  bu kitapta. Toplumsal dönüşüm adı altında müteahhitokrasinin kent uçlarına ittiği insanların dramını. Ve dönemin yarattığı fırsatçı insan karakterinin çaresizliğini, çöküşünü, kaçışını…

Yine de, ufukta zayıf da olsa beliren gün ışığını.

İngilizce deyimle, “touching” bir kitap. İnsanın yüreğine dokunan diye de aktarabilirim.

Evrensel'i Takip Et