01 Mart 2022 23:20

Reelpolitik ve bastırılanın geri dönüşü

Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısı Kolombiya'da protesto edildi

Fotoğraf: Juancho Torres/AA

Paylaş

Frankfurter Allgemeine Zeitung modern siyasi tarih yazımının kurucu figürü kabul edilen Leopold von Ranke’ye atıf yapmış: “İnsanlığın en mutlu zamanları tarih kitaplarındaki boş sayfalardır.” 1990’larda Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra tüm dünyayı saran Francis Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezinden nerelere geldik değil mi? Aydınlanmanın Büyük Filozofu Immanuel Kant’ı mezarında ters çevirecek renk renk “Ebedi Barış” tezleri şimdi jeopolitik pazarında çürük meyve kadar değer görüyor. En büyük şoku yaşayanların başında Almanya geliyor. “Bas bas paraları diktaya” zihniyetiyle parayla her hükümeti uzlaşmaya ikna edebileceğine güvenen Berlin fena halde duvara toslamış durumda. Güvenlik politikası, ticaret politikası, enerji politikası, ekonomi politikası aynı anda iflas eden ülkede sağdan sola aynı soru soruluyor: Bu duruma nasıl geldik?

Endişeye mahal yok. Almanya her yüzyılda aynı soruyu birkaç kez tekrarlayan bir memleket. Mesela Ranke’nin çığır açıcı tezleri, disipliniyle meşhur Prusya ordularının Napoleon’un kitle ordusu önündeki ağır yenilgisi üzerine ortaya çıkmıştı. Bu tezlere göre, Kant savaşların müsebbibi olarak mutlakiyetçi monarşiyi suçlarken ve demokrasinin barışın garantisi olacağını öne sürerken ne kadar da saftır! Bir rejimin otoriter mi, demokratik mi olduğunun savaşla barışla ne alakası olabilir? Tarihte mühim olan rejimlerin niteliği, iç politika değildir. Tarihte öncelik dış politikadır.

Dış politikanın önceliği (Primat der Außenpolitik) tezi Hegel’in devletin ahlakın tecessüm etmiş hali olduğu teziyle beraber Prusya’nın “demokratikleşmeden modernleşme” hareketine, yani “Prusya Tanzimatına” yön verdi. Günümüzün Rusyası, Çini, Hindistanı gibi, Prusya ekonomide, askeriyede, idarede, bürokraside büyük devletlerle yarışabilecek şekilde modernleşmeli, ancak bu modernleşmenin tetikleyebileceği demokratik devrimci hareketler engellenmeliydi. Bu dert dönemin artık endüstri çağına adım atmış ama hâlâ başında taç elinde asayla hükümet eden Avrupa rejimlerinin ortak kaygısıydı. Fransız Devrimi ve Napoleon karşı-devriminden sonra Avrupa’da hükümdarların kellelerini garanti altına alacak (Siyaset teorisi diliyle rejimleri meşrulaştıracak) yeni bir diplomatik ilke lazımdı. İngiltere anayasal monarşiydi, Fransa ise Napoleon sonrası tekrar Bourbon hanedanıyla anayasal monarşiye geçmişti. Çar I. Nikola Rusya’yı liberalleştirme hevesiyle geldiği Viyana Konferansında hidayete ermiş, hükümdarların ilahi haklarını savunur olmuştu. Viyana’daki ev sahibi Habsburglar ve Berlin’den gelen Hohenzollernler ise hiçbir bir şekilde mutlak monarşiden ödün vermiyorlardı. Bu karmaşa içinde devrimin coşkusunu bastıracak, demokrasi özlemini gömecek o sihirli formül bulundu: Nüfuz bölgelerine dayalı güç dengesi. Dolayısıyla jeopolitik, reelpolitik devrimin infaz müfrezesidir.

Putin’in Ukrayna saldırısıyla şimdi reelpolitik, dış politikanın önceliği ve nüfuz bölgeleri siyaseti, yani jeopolitik, artık geri dönülmez bir şekilde gündeme oturmuş durumda. Bu gelişmenin neden ve sonuçlarını önümüzdeki haftalarda tartışmaya devam edeceğim ama konuya 19. yüzyıl siyasetiyle başlamak gündelik siyaseti şekillendiren kurumlar ve kuramları değerlendirebilmek için vazgeçilmez. Eğer dünya düzeninde ciddi bir dönüşümle karşı karşıyaysak (Ki semptomlar bunu gösteriyor) o halde geçmişteki düzen dönüşümlerinin nasıl gerçekleştiğini anlamak zorundayız. Böyle bir çaba bize süregiden propagandanın ve psikolojik harbin etkilerini kıracak yöntem ve kavramların yolunu açacaktır. Nitekim 1848’de Marx ve Engels’in bütün dünyanın işçilerini birleşmeye çağıran manifestosu tam da yeryüzünü nüfuz bölgelerine bölüp paylaşan egemenlere karşı bir isyan çağrısıdır. Yani, bir reelpolitik eleştirisi, bir antijeopolitiktir. Bugünün krizi sosyalizm ve işçi sınıfı açısından değerlendirilirken öncelikle bu antijeopolitik tavrın hakkının verilmesi gerekir. Ne ulusal sınırlar işçi sınıfının sınırlarıdır, ne de ulusal çıkarlar işçi sınıfının çıkarıdır. Ulusal sınırlar ve çıkarlar yönetici sınıflar tarafından tanımlanır, onların çıkarlarına hizmet eder. Bu ABD için de, Rusya için de böyledir.

Lakin hal buysa uluslararası ilişkileri çözümlerken ABD ve Rusya’dan bahsetmek nereye kadar geçerlidir? Çoğu zaman uluslararası ilişkilerde ülkelerden sanki gerçek kişilermiş gibi bahsedilir: Rusya saldırdı, ABD cevap verdi, Almanya şaşırdı gibi. Mecazi, metaforik bir anlatıma başvurmamız tam da siyasal aktörü bilimsel olarak çözümleme ihtiyacına işaret eder. Aksi halde eğretilemeli dili düz anlamsal bir şekilde yorumlamak (örneğin uluslararası ilişkilerde devlet merkezci realizm gibi) bizi olmadık hurafe, masal ve efsanelerin müptelasına dönüştürür. Halbuki devletlere insan muamelesi yapmak bilimsel olarak açıklayamadığı her doğa olayına, denize, rüzgara, yıldırıma insan biçimli bir tanrı uyduran antik Yunan inançlarından pek farklı değildir. Rusya, ABD değildir aktör, bu devletleri yönetenlerdir.

“O halde hadiseleri Biden’a, Putin’e bakarak analiz edelim” diyebilirsiniz. Ancak bu bireyler de kendi bedenlerinden ibaret değildir. Marx, Hegel’in hukuk eleştirisinde bunu açıkça ifade eder: Krallar, başkanlar, reisler belirli toplumsal güçlerin ürünüdür. Kendi başlarına hiçbir şeyi temsil etmez, hiçbir güce tekabül etmezler. Yani mesele karar verici pozisyonundaki kişilerin, daha doğrusu karar verme mekanizmalarının hangi toplumsal dinamiklerin, hangi toplumsal iktidar ilişkilerinin ürünü olduğunu çözümlemektir. Nitekim insan biçimli tanrıların hüküm sürdüğü antik inançlarda kralların, imparatorların tanrı ilan edilmesine, adlarına tapınaklar inşa edilmesine de sık rastlanır.

Devletleri kişileştirmeyen ve kişileri devletleştirmeyen bir yaklaşım siyasal gelişmelerin ardındaki toplumsal çatışmaları keşfeder. Bu yaklaşım Ukrayna krizi bağlamında iki kör noktayı irdeler:

1) İzlenen jeopolitikayla rejim arasındaki ilişkiler: Devletleri belirli güvenlik ve dış politikalara sevk eden rejim parametreleri nelerdir? Rejim niteliği karar vericilerin politika menülerini nasıl daraltır veya genişletir? Sermaye birikim rejimi iktidardaki sınıf ittifakını besleyemez hale geldiğinde jeopolitik iktidar blokunu kurtarabilir mi?

2) Jeo-ekonomi politik, yani uluslararası ekonomik politik düzenle uluslararası siyasal düzen arasındaki ilişkiler: (Çin, Hindistan gibi) “Yükselen piyasalar” uluslararası siyasal düzeni nasıl etkiler? Kişi başına geliri Bulgaristan’dan düşük olan Rusya’daki iktidar bloku elindeki nükleer silah kozunu nasıl kullanabilir? Bölgesel ticari bloklaşmalarla siyasal ittifaklar arasındaki ilişkiler nelerdir?

Önümüzdeki haftalarda bu sorulara cevap arayacağım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa