Depremzedeler iktidara!

Fotoğraf: Evrensel
6 Şubat depremi üzerinden bir ay geçmesine rağmen insanımız hâlâ rüzgarla, yağmurla, yoklukla boğuşuyor. Gidecek bir mezarı olmayan sayısız insan hâlâ kayıplarını arıyor. Deprem bölgesinden taşınanlar gittikleri yerde barınacak yer ararken ayrımcılığa uğruyor, fahiş kira fiyatlarıyla eziliyor. Evler, iş yerleri, mahalleler, kentler harabeye dönmüş. Mutlak bir mülksüzleşme ve yoksullaşma hüküm sürüyor. Halihazırda ağır bir ekonomik ve siyasi krizin üstüne gelen bu manzara karşısında depremzedelerin ihtiyaçlarını dile getirebilecek, onları tekrar ayağa kaldıracak, onlara yeni bir gelecek kurma kudreti verecek bir siyaseti örgütlemek gerekiyor.
Deprem sonrasında ortaya çıkan toplumsal dayanışma bu siyasetin filizlendiği alan oldu. Her toplumsal dayanışma halkın gücünü kanıtlar, halka iktidarın esas kaynağının kendisi olduğunu hatırlatır, halka dostlarını düşmanlarını ifşa eder. 6 Şubat depremi de yalan ve riya örtüsünü bir anda düşürmüş, hakikati en çıplak haliyle sergilemiştir. Tam da bu anda sahneye çıkan ülkücü gelenek siyasetin gündemini adaylık tartışmaları ve saldırılarla gasbetmeye çalışmıştır. Katil kontra çetelerinin sembollerini bayrak yapıp depremzede bir kentin takımına, Amedspor’a saldırarak ülkücülük, nasıl bir siyaset izlediğini bir kez daha cümle aleme kanıtlamıştır. Ülkücü kontra çeteler tarihimiz boyunca halka karşı kullanılan en etkili saldırı araçları olmuşlardır. Toplumsal dayanışma büyüdükçe, halk güçlendikçe yeni saldırılara geçmeleri beklenmelidir.
İktidar mahfili toplumsal dayanışma ne zaman yeşerse şok edici saldırılarla hamle yapmaktadır. İngilizcede Naomi Klein, Anthony Loewenstein, Türkçede Foti Benlisoy gibi yazarlar uzun süreden beri felaketlerin sermaye birikiminin sonucu olduğuna ve afet sonrasında toplumun yaşadığı şokun yine iktidar sahipleri tarafından kullanıldığına dikkat çeken kitaplar yazdılar. Bu yazarların açıklamalarında başvurduğu temel kavram olan şok doktrini 6 Şubat sonrasında da iktidar tarafından uygulanıyor. Ancak şok doktrinini stratejik ve taktik anlamda yorumlayabilmek için İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ordusunun askeri doktrine kazandırdığı yıldırım savaşını (Blitzkrieg) daha yakından incelemeliyiz.
Yıldırım savaşı üç farklı uygulamasıyla tartışılır: 1) 1940 Ardennes taaruzu: Kısa süren, hızlı, hava ve tank kuvvetlerinin itici güç olduğu, dar bir koridordan cephe yaran başarılı bir hamledir. Kendini tamamen savunma hattına çeken Fransız kuvvetleri en zayıf oldukları yerden yarılmış, müttefikler Dunkirk’te ufak bir cepte kıskaç altına alınmıştır. 7 Haziran seçimlerinden itibaren yaşadığımız süreç bu hamleyi hatırlatmaktadır. 2) 1941 Barbarossa taaruzu: Fransa’ya karşı başarıya ulaşan dar koridor ve hız üstünlükleri koskoca Sovyet platosunda saplanıp kalmıştır. Taaruz uzadıkça lojistik sorunları baş göstermiş, Alman ordusu hiç beklemediği, sürpriz saldırılara açık hale gelmiştir. İktidarın, ülkenin yarısından fazlasını hiçe sayarak dayatmaya çalıştığı başkanlık rejimi bu taaruza benzemektedir. Taaruzun dağıldığı ülke genişliği hızlı elde edilen bir zaferi mümkün kılmamaktadır. 3) Kabarıklık muharebesi 1944-45 (II. Ardennes taaruzu): Müttefikler Normandiya çıkartmasını yaparken dahi uykusu bölünüp uyandırılmayan Adolf Hitler’in giriştiği bir maceradır. Savaşın kaybedildiği bellidir. Sovyetler doğuda diğer müttefikler batıda ilerlerken, Hitler 1941 hamlesini aynı yerde tekrarlayabileceğini düşünmüştür. Bunu yaparken de güvendiği şey müttefik hava kuvvetlerinin operasyonlarını engelleyecek hava durumudur. Müttefikler ciddi kayıplar verir ama sonuç değişmez. Benzetmeyi takip edersek deprem sonrası iktidar ortaklarının uyguladığı şok hamleler bu üçüncü taaruzu hatırlatmaktadır. Benzetmenin elbette ciddi sınırları ve eksikleri vardır. Her şeyden önce mücadele alanı askeri muharebe alanı değildir, kullanılan araçlar farklıdır, ancak kelimenin kökeninin de gösterdiği gibi strateji öncelikle askeri bir bilimdir ve sivil siyasette de strateji askeri doktrin ele alınmadan tartışılamaz.
Ülkemiz, halklarımız, canlarımız büyük bir felaketle boğuşurken gelecek yeni saldırılar şaşırtmamalıdır. Sahnede donu düşen siyaset erbabının hakikati örtmek için elinde kalan tek araç saldırıdır. İhtiyaçlarını haykıran deprem mağdurları karşısında kullarına halkı dağıtma emri veren zalimler yeni şok saldırıları, yeni yıldırım savaşları, cephe yarıcı hamleler planlamaktadır. Bu saldırıları boşa çıkaracak en etkili savunma depremzedelerin taleplerini ve ihtiyaçlarını daha güçlü bir şekilde gündeme taşımaktır. Bunun için hem en geniş halk kitlelerinin belleğinde olan tarihsel toplumsal hareket dağarcığına başvurmalı hem de somut görevlerin gerektirdiği yeni hareket biçimleri icat etmeli. Afetin bütün yükünü taşıyan depremzedelerle dayanışma toplumun geri kalanının gündeminde tutulmalı. İktidarın “üç hilal taktiğini”, yani kıskaca alma hamlesini boşa çıkaracak yegane yöntem saha, yani nüfus genişliğidir.
Deprem ülkemizin temel siyasi sorununu bir kez daha açığa çıkarmıştır: Demokrasi. Ekonomi ve siyasette olduğu gibi afet sonrasında da halk, kendi belirlemediği, kendisinin kontrol etmediği, denetlemediği bir siyasetin sonuçlarını tüm ağırlığıyla yaşamaktadır. Şu anda afetin bütün yükünü depremzedeler taşımaktadır. Toplumsal dayanışma büyütülmediği takdirde bu yük dalga dalga bütün halkın üzerine çökecektir. Dolayısıyla depremzedeleri siyaseten güçlendirmek, onları iktidara yakınlaştırmak demokratikleşmenin önündeki en acil hedef olarak belirmektedir.
Evrensel'i Takip Et