14 Haziran 2023

2024’e ilerlerken strateji ve örgüt

Fotoğraf: Şevket Şahintaş

2023 milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye’deki siyasetin tüm aktörleri için hem örgütsel hem stratejik yenilenme tartışmalarını tetikledi. Aslında seçim sonuçları ne olursa olsun bu arayışların su yüzüne çıkacağı belliydi. Nitekim, bunlar uzun süreden beri devam eden ve tüm siyasal aktörleri kapsayan bir yönetim krizinin ve kriz yönetimi modelinin doğal neticesi.

Güncel arayışların muhalefet cephesinde öne çıkardığı ilk başlık seçmen tabanı, partililer ve parti yönetimleri arasındaki tartışmalarda göze çarpan temsil meselesi. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da mevcut temsil mekanizmalarının siyasi meşruiyet üretememesi siyaset biliminde 1968 hareketlerinden bu yana konuşulan bir konu. Bu mevzu günümüzde “liberal demokrasiyi sandık aracılığıyla tehdit eden popülist hareketler” başlığıyla gündemdeki yerini koruyor. Soğuk Savaş dönemindeki tartışmalara ek olarak bugün popülizmin çok-kutuplu dünya siyasetiyle bağlantısı, jeopolitik önermeleri öne çıkmakta. Türkiye’deki siyasi gelişmeler dünyadaki örneklerle birçok ortak nokta paylaşıyor: Yoksullaşma ve güvencesizleşmenin tetiklediği aşırı-sağ hareketler, yükselen milliyetçilik, göçmen karşıtlığı, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı, tek-adamlaşma, militarizm, yayılmacılık ve elbette bu agresyon karşısında solun çekildiği savunma hattı. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’yi dünya çapında gözlemlenen siyasal trendlerin bir örneği olarak değerlendirmek mümkün, hatta kanımca zorunlu.

Türkiye’yi dünya trendleriyle senkronik, eşzamanlı bir şekilde yorumlamak “biz bize benzerizci”, tözcü bir kültürel indirgemeciliğe karşı toplumsal çözümlemenin yolunu açacaktır. 2023 seçimleri bu açıdan karşılaştırmalı siyaset alanında yapılan tartışmanın ne kadar güdük kaldığını ortaya koydu. Birkaç senedir yorumcuların Brezilya’dan Macaristan’a seçim stratejilerine ve soyutlanmış ideal rejim tiplerine dair ileri sürdükleri tezlerin pratik açıdan bir fayda ürettiğini söylemek güç. Aksine bu tezlerin kamuoyunun dikkatini (nihayetinde yanıltıcı sonuçlara götüren) seçmen yoklamalarına odakladığı ve derme-çatma seçim ittifaklarına yol verdiği öne sürülebilir. Laboratuvar ortamında strateji geliştiren siyaset bilimi yaklaşımlarının karşısında siyasetin toplumsal tabanını ele alan siyaset sosyolojisi daha isabetli tespitlerde bulundu. Bu ikinci yoldan ilerleyen yorumcular dar tanımlanmış bir siyaset alanından ziyade siyasi aktörlerin toplumsal tabanlarına, toplumsal sınıfların nasıl siyasallaştıklarıyla ilgilendiler. Sandık ittifakının ötesinde bir ittifaklaşma siyaseti öngören herkesin bu çalışmalardan öğreneceği çok şey var. Ancak bu alanda da iki temel sorunun daha fazla irdelenmesi gerekiyor: 1) Siyasal strateji ve taktikler, 2) Stratejik hedeflere ve toplumsal trendlere uygun örgüt politikası.

Strateji ve örgütlenme Gezi’den beri gündemde. Ne var ki ne siyasi yorumcular ne de meslekten siyasetçiler Gezi forumlarında somutlaşan ve parti tabanları-yönetimleri arasındaki gerilimleri aşabilecek temsil mekanizmaları üzerine pek kafa yormadılar. Bu konularda çalışan az sayıda insanın önerileri, uyarıları ise bitmek bilmeyen sandık gündemi içinde kayboldu gitti. Şimdi 2024 yerel seçimlerine geri sayım başlamışken bu sorunları gündeme almak mümkün olacak mı? Üstelik bu giderek ağırlaşan bir baskı ortamında yapılabilir mi? Muhalefetin savunmadan hamle geçmesi hangi koşullarda ve hangi araçlarla gerçekleşebilir?

Stratejik ve örgütsel arayışlara dair tartışmalarda eşzamanlılığı tamamlayan ikinci önemi boyut olguları tarihsel gelişimleri içinde ele alan diyakronik bakış açısı. Gerek stratejik hedefler gerek örgütsel araçlara dair yeni fikirler öne sürebilmenin başlıca koşulu siyasal aktörlerin kendilerini bir tarihsel özne olarak tanımlamalarından geçiyor. Dünya siyasetinde ciddi değişimler yaşadığımız bir dönemde aktörlerin kendilerini sadece Türkiye’yle, Osmanlı’yla sınırlı görmedikleri küresel bir tarih yazımı anlayışına ihtiyaç var. Gerek siyaset bilimciler gerek siyaset erbabı müptelası oldukları “milli tarih yazımının” neredeyse tamamen demode olduğundan bihaber. Ya da bihabermiş gibi davranıyor. Oysa küresel salgınlar, iklim krizi, doğal felaketler ve kapitalizmin küresel örgütlenişindeki dönüşümler küresel tarih yazımını vazgeçilmez bir ihtiyaç ve araç haline getirmiş durumda. Kabaca ifade edecek olursam: 1960’lardakilere alternatif tarih, teori ve strateji tartışmalarına ihtiyaç var. Kuşkusuz bu tartışmaların esas kaynağı pratik, gündelik siyasettir, toplumsal direniştir. Ancak toplumsal direnişlerin tecrübesinin siyasal yenilenmeye, kitleselleşmeye yönelik bir atılım için değerlendirilmesi böyle tartışmalarla mümkün olabilir. Önümüzdeki yıl bir yandan yerel seçimlere yönelik kampanyanın, bir yandan da bu tartışmaların örgütleneceği bir yıl olmalı. Son on yıl içinde siyasetin Gezi’den nasıl bir ders çıkardığını bu kısa dönem gösterecek.

Evrensel'i Takip Et