Bir sömürü, yoksullaştırma ve bağımlılık mekanizması

Ülkeyi yönetenlerin zaman zaman yapılan ihracat ile övündüklerini biliyoruz. Ama yine biliyoruz ki “ihracat rekoru” kırıldığının açıklandığı her seferinde ithalat rekoru da kırılmış, dış ticaret açığı, bununla birlikte cari açık da büyümüş oluyor. Örneğin yılın ilk 6 ayında dış ticaret açığı 61.4 milyar dolar oldu. Kuşkusuz ihracat yapan her ülkenin başına aynı sonuçlar gelmiyor. Almanya, Japonya, Çin vb. gibi emperyalist ülkeler yaptıkları ihracatla dış ticaret fazlası sağlıyorlar, bununla ekonomilerini büyütüyorlar ve zenginleşiyorlar, farklı sömürü alanlarına imkan yaratıyorlar.

Ülkenin büyüme rakamları açıklandığında, ekonomiyi gerçek veriler üzerinden ciddi biçimde inceleyen bazı ekonomistler bu büyümeyi “Yoksullaştıran büyüme” olarak tanımlıyorlar. Çünkü bu “büyümenin” alt başlıkları incelendiğinde bunun genellikle kredi şişmesinden ve tüketimden geldiği görülüyor. Bu “Yoksullaştıran büyüme” tanımını, ihracat söz konusu olduğunda yoksullaştıran ihracat olarak da kullanmakta bir sakınca bulunmuyor. Bugün milli para TL’nin dolar ve avro karşısında aşırı değer kaybederek erimesinden en fazla memnun olanlar da ihracata dayalı üretim yapan sektörler.

Bu sektörlerdeki patronların hesabı basit: Sürekli değeri düşen TL ile işçilere ücret ödemek ve onların ürettiklerini sürekli değer kazanan dolar ile ihraç etmek kârlarını aşırı ölçüde artırıyor, emeği ucuzlatarak emek sömürüsünü vahşileştiriyor. Çarşamba günü gazetemizde yer alan bir ekonomi haberine göre en büyük 500 şirket -tekel- ihracatlarını yüzde 138 artırmışlar ve dolar bazında yüzde 27.6 daha fazla kazanmışlar. Bu şirketler tüm ihracatın yüzde 37’sini gerçekleştirmişler. Bu sektörlerdeki patronlar doların yükselmesini, TL’nin değer kaybetmesini memnuniyetle karşıladıklarını hiç gizlemiyorlar. Onlara göre böylece “ülkenin rekabet gücü” artmış oluyor! İşin yoksullaşma tarafını ise emeğin milli gelirden aldığı payın yüzde 40’tan yüzde 23’e düşmesinde görüyoruz.

Bu ekonomik mekanizmanın bir yanı işçi ve emekçiler üzerinde vahşi bir sömürü düzeninin kurulması olurken diğer yanını bir bütün olarak ülkenin soyulması oluşturuyor. Ülkede üretimin ithal edilmesi zorunlu olan ara ve yarı-mamul maddelere bağımlı olması sürekli olarak dövizle ithalatı gerekli kılıyor. 2008-2020 arasında toplam ithalat içerisinde ara malı ithalatının oranı yüzde 72’yi bulmaktadır. Araştırmalar Türkiye ekonomisinin 24 alt ticari kalemde ihracatının ara mal ithalatına yüksek oranda bağımlı olduğunu ve bu alt ticari kalemlerin toplam ithalatın yüzde 60’ını ve toplam ihracatın da yüzde 70’ini oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Dövizle ithalata bu denli bağımlı olmak sürekli olarak döviz ihtiyacını, başka bir deyişle “açığını” gündeme getiriyor. Bunun temel sonuçlarından birisi sürekli artan döviz kurları, TL’nin güneş gören kar gibi erimesi oluyor. Yıllardır birike birike gelen sonuç sürekli büyüyen dış borçlardır. Kamu ve özel sektörün biriken bu borçları 500 milyar dolara doğru tırmanmaktadır. Bugün ülkeyi yönetenlerin Batı’yı ve Körfez ülkelerini para bulmak için sürekli turlamalarının temel nedeni de budur.

Bu tablo içerisinde ülkenin düşük kur, yüksek faiz ve döviz döngüsüne neden mahkum edildiğini anlamak zor olmasa gerek. İktidarın tüm “milli ve yerli” söylemlerine karşın emperyalizme bağımlılık her geçen zaman diliminde sürekli olarak artmaktadır. Tarımı ve hayvancılığı da uluslararası ve yerli tekellerin çıkarlarına bağımlı kılan, küçük ve orta üreticiyi iflasa sürükleyen iktidar, uyguladığı ekonomi politikaları ile işçi ve emekçi halkı her geçen gün daha fazla yoksullaştırmakta, ücret ve maaşlarda yapılan küçük artışlar, daha emekçinin cebine girmeden enflasyon ve hayat pahalılığı tarafından yutulmaktadır. İktidar yoksulluğu yönetmekte yetenekli olduğunu son seçimlerde gösterdi. Ama bunun da bir sınırı var ve o sınır aşıldığında neler olacağını öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. İşçi ve emekçi hareketi koşulların zor, ama mücadelenin de çetin olmak zorunda olduğu bir döneme girmiş bulunuyor. 

       

EVRENSEL'İNMANŞETİ

‘Tüm gruplar silah bıraksın, PKK kendini feshetsin’

‘Tüm gruplar silah bıraksın, PKK kendini feshetsin’

PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın, bir süredir beklenen mesajı, DEM Parti İmralı heyeti aracılığıyla duyuruldu. Öcalan, “Tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir” çağrısı yaptı. Açıklamada Suriye’deki Kürtlerin siyasi ve askeri durumuyla ilgili bir ifade yer almadı.

BİRİNCİSAYFA
SEFERSELVİ
CHP'li belediyelere silkeleme ve sabah dörtte operasyonlar yapılırken AKP'li Sincan Belediyesine Cumhurbaşkanlığı bütçesinden 30 milyonluk bağış yapıldığı iddia edildi.

Evrensel'i Takip Et