Horkheimer’in çete kuramı ve “devlet kapitalizmi”

Bertolt Brecht'in Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı oyununun Almanca tiyatro afişi. | Görsel: Wikimedia Commons (Adil kullanım)
“Haydut kapitalizmi” (crony capitalism) kavramı Türkiye üzerine tahlillerde sık sık başvurulan bir kavram. Yolsuzluğun ayyuka çıktığı, muhalefetin eski bir mafya babasının itiraflarını iple çektiği bir ortamda haydutluk terimi durumu tarif etmek için müsait görünüyor. Çeteler kuşkusuz içinden geçtiğimiz dönemde incelenmesi gereken kurumlar, ancak yolsuzluğu sadece ahlaki ve kültürel bir mesele olarak algılamak sermaye birikimine içkin dinamiğini göz ardı etmeye neden oluyor. 1997 Asya krizi sonrasında, krizin sebebini Asyalı finans kurumlarının yöneticilerinin kayırmacılığıyla açıklayan “haydut kapitalizmi” dünya siyasetinin her yerinde etkisini gösteren bu olguyu açıklamakta yetersiz. Acaba doğrudan şiddete yönelen neoliberalizmin yeni bir aşamasında mıyız? (Klein ve Regateri 2018)?
Mafyalar, çeteler Türkiye’deki sosyalistlerin yabancısı olmadığı, tersine altmış yıldan beri bire bir mücadele ettikleri örgütler. Fakat siyaset ve ekonomideki bu ağırlıklarına rağmen ne sosyalistlerin rejim tahlillerinde ne de strateji ve taktiklerinde çetelerin belirli bir yerleri var. “Çeteler mecliste, öğrenciler hapiste” sloganının atıldığı Susurluk protestolarının üzerinden çeyrek asır geçmişken sosyalistlerin teorik olarak bu konuya eğilmemiş olmasının sonuçlarını somut değerlendirmelerde görmek mümkün. Peker videoları ve marina fotoğraflarıyla ortaya dökülen bilgiler hâlâ Marxist bir analize muhtaç. Bu durumu Marxist teorinin yetersizliğiyle açıklamak da mümkün değil. Nitekim Türkiye’de sık sık siyasal ahlak timsali olarak parmakla gösterilen Japonya’da mafya örgütü Yakuza, Marxist Siyaset Bilimcisi Bertell Ollman tarafından kuramsallaştırıldı. Ollman Japon devletini incelerken Yakuza’nın yönetici sınıf elinde vazgeçilmez bir baskı aracı olduğunu vurgular, bir rejimden diğerine geçerken bu sınıfın yerini kaybetmemesinde mafyanın rolüne dikkat çeker (2001: 94-95). Frankfurt Okulu ise Ollman’dan altmış yıl evvel mafyayı siyaset sosyolojisinin merkezine almıştı. Önümüzdeki haftalarda kısaca Frankfurt Okulu’nun çete tahliline değineceğim. Türkiye ve dünyadaki organize suç şebekelerinin sermaye birikimiyle bağlantısını irdelemek köşe yazısının sınırlarını bir hayli aşıyor. Eldeki bilgileri değerlendirmeden önce Marxist teorinin bu konuda ürettiği iddiaları gözden geçirmek, alet çantasındaki analitik araçların dökümünü çıkarmak gerekiyor. Yazının böyle bir çabaya katkı sunacağını umuyorum.
Horkheimer ve Adorno’nun çete sosyolojisini Brecht’in “Arturo Ui” oyunu üzerinden keşfettim. Brecht’in faşizm tahlili ve popülerlikle (volkstümlich) popülizm (völkisch) arasında yaptığı ayrım üzerine etraflıca yazmalı, ancak Nazizmin bir çete metaforu üzerinden anlatıldığı bu oyunun Horkheimer ve Adorno’ya nasıl ilham verdiği üzerinde durulması gereken bir konu. Nitekim, Horkheimer bir türlü net bir kuramsal bir çerçeveye oturtamasa da çete hakimiyeti fikrini ömür boyu devam ettirmişe benziyor. Konu sadece düşünce tarihi meraklılarını ilgilendirmiyor. Mafyanın devletin giderek ekonomiye daha çok müdahale ettiği tekelci kapitalizmle ilişkisi Frankfurt Okulu’nda ciddi bir tartışmayı tetiklemiş ve faşizm tahlilinde Franz Neumann ve Otto Kirchheimer gibi ikonikleşmiş siyaset bilimcilerin Horkheimer ve Adorno’yla kopmasına vesile olmuştu. Tartışmanın merkezinde yer alan tekelci kapitalizm koşullarında kâr oranlarının düşmesi meselesi (veya tartışmanın diğer tarafının tanımıyla “devlet kapitalizmi” meselesi) bugün Amerikan siyasetine dair sürdürülen Marxist tartışmada da ön planda. Dolayısıyla sürgündeki Frankfurt Okulu’nun 1930’lar-40’lardaki tartışmalarını yeniden gözden geçirmek için çok uygun bir andayız.
Tarihsel bağlamında değerlendirildiğinde Frankfurt Okulu’nun çalışmaları güncel okuyucuyu şaşırtabilir. Bugün faşizm tahliliyle anılan Frankfurt Okulu, Horkheimer’in 1931’de müdür olmasından itibaren on yıl boyunca Nasyonal Sosyalizme dair neredeyse hiçbir şey üretmemiştir. Weimar demokrasinin çöküşü ve sosyal hukuk devleti gibi konularda 1937’ye kadar çalışılmamıştır. Marxizm içindeki ekonomist eğilime karşı kabaca üstyapı olarak tanımlanan alanı hedefleyen okul kültür, sosyal psikoloji ve ideoloji çalışmalarına yönelmiştir. Horkheimer 1931’de müdür olarak yaptığı konuşmada enterdisipliner materyalizmi tanımlarken alt-disiplinler arasında siyaset bilimini saymaz. 1935’teki Otorite ve Aile başlıklı ortak çalışmada siyasi konular yoktur. 1937’de Horkheimer siyaset bilimini entelektüel ufku dar olan bir uzmanlık alanı olarak tanımlar. Horkheimer ve Adorno toplumu şekillendiren dinamik olarak siyasetin özerkliğini tanımakta güçlük çeker. Bu iş 1936-43 yılları arasında ABD’ye sürgüne giden ve okulun çeperi olarak tanımlanan Neumann, Gurland ve Kirchheimer’e düşecektir. (Buchstein 2019: 216-19). Bu yazarların Horkheimer-Adorno ikilisiyle ipleri de böyle kopacaktır.
Frankfurt Okulu içindeki tartışmanın ana eksenini Friedrich Pollock’un 1932’de Zeitschrift für Sozialforschung’da yayımlanan “Kapitalizmin Güncel Durumu ve Planlı Ekonomik Yeni Düzenin Şansları” başlıklı makalesi oluşturur. 1929 Buhranı üzerine değerlendirmesinde Pollock krizin planlamaya dayanan tekelci kapitalizm tarafından geleceğe ötelenebileceğini iddia eder. Frankfurt çevresinden Henryk Grossmann’ın saçmalık olarak nitelendirdiği bu görüşe göre, Rudolf Hilferding’in öngördüğü gibi özel mülkiyetin korunduğu planlı bir kartel ekonomisine geçiş mümkündür. 1936-7’de enstitüdeki iç tartışmalar 1941’den itibaren devlet kapitalizm tartışmasıyla iyice alevlenecektir. Pollock’un tekelci kapitalizmde kâr oranlarının itici bir güç olmaktan çıktığı tezi Horkheimer tarafından da kuşkuyla karşılanıyordu. Adorno çatışmalı bir toplumda çatışmasız bir ekonomi fikrinin çelişkili olduğunu tespit ederken, Horkheimer Pollock’un faşizmin istikrar kazanacağı fikrini tehlikeli bulmaktaydı. Ancak Pollock’un ABD, Almanya ve Sovyetler’i ortak bir analitik çerçevede değerlendirdiği devlet kapitalizmi tezi Horkheimer ve Adorno’yu “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı eserlerinde Hilferding tezine yakınlaştıracaktı. Horkheimer’in 1940’ta kaleme alıp, 1942’de yayımladığı “Otoriter Devlet” makalesinin (Adorno’nun eli değmeden önceki) orjinal başlığı “Devlet Kapitalizmi” idi. Çete kuramı da devlet kapitalizmine uygun bir hakimiyet kuramına denk düşmekteydi. Pollock’a karşı Enstitü çevresinden ilk sert eleştiri Kirchheimer tarafından desteklenen “Behemoth” adlı faşizm tahliliyle Franz Neumann’dan gelecekti (Gangl 2016). Haftaya bu önemli ancak unutulmuş tartışmanın temel başlıklarını sunacağım.
-Buchstein, Hubertus. 2019. “Kritische Theorie der Politik- Max Horkheimer und Otto Kirchheimer in der Kontroverse.” Leviathan 47(2): 215-243.
-Gangl, Manfred. 2016. “The Controversy over Friedrich Pollock’s State Capitalism.” History of the Human Sciences 29(2): 23-41.
-Klein, Stefan ve Ricardo Pagliuso Regateri. 2018. “Unfettered Capitalism: On Rackets, Cronies and Mafiosi.” Tempo Social: Revista de Sociologia da USP 30(3): 67-84.
-Ollman, Bertell. 2001. “Why Does the Emperor Need the Yakuza? Prolegomenon to a Marxist Theory of the Japanese State” New Left Review 8: 73-98.
Evrensel'i Takip Et